Konunun omurgası tam olarak burada düğümleniyor. Mesele aslında yalnızca “iyi insan olmak”, “duyarlı olmak”, “fikir sahibi olmak” ya da “doğru şeyleri savunmak” meselesi değildir. Asıl mesele; hayatın bütün anlarında, insanın karşı karşıya kaldığı her durumda hakikate, adalete, hikmete, sorumluluğa ve yaratılış amacına en uygun kararı alabilmesi ve aldığı o kararın gereğini yerine getirebilecek irade, ahlak, şahsiyet ve mücadele gücüne sahip olabilmesidir. Bu ise sıradan bir mesele değildir. Bu; zihinsel, ahlaki, psikolojik, iradi, ontolojik ve varoluşsal bir seferberlik halidir. Ve böyle bir seferberlik ancak güçlü bir imanla, yakînle, adanmışlıkla, yoğun mücadeleyle, nefis terbiyesiyle, dikkat ve bilinçle, yüksek bir sorumluluk ahlakıyla ve ciddi bir şahsiyet inşasıyla mümkün olabilir.
Bu çerçevede mesele artık “motivasyon” değildir. Asıl mesele, insanın neye inandığı, neyi gerçekten büyük gördüğü, hangi bedeli göze aldığı, neyin uğruna yaşadığı ve nihayet neye teslim olduğudur. Çünkü insanın hayatını belirleyen şey çoğu zaman söylediği cümleler değil; iç dünyasında “en gerçek” hale gelen şeydir.
Hayat aslında sürekli karar anlarından oluşur. İnsan ömrü, görünürde küçük ama hakikatte büyük anlamlar taşıyan tercihler zinciridir. Ve insanın gerçek mahiyeti en çok o anlarda ortaya çıkar. İnsan konuşurken değil; çıkarı çatıştığında, korktuğunda, yorulduğunda, yalnız kaldığında, risk altındayken, menfaati tehdit edildiğinde ya da nefsi bir şeyi şiddetle istediğinde gerçekte kim olduğunu gösterir. Bu yüzden mesele “Doğruyu biliyor musun?” sorusu değil; “Doğruyu o anda tercih edebiliyor musun?” sorusudur. Çünkü doğruyu tercih etmek yalnızca bilgiyle mümkün olmaz.
İnsanın iç dünyasında süren en büyük savaş, hakikat ile nefis arasındaki savaştır. İnsan çoğu zaman hakikati göremediği için değil; nefsinin bedel ödemek istememesi nedeniyle çözülür. Çünkü nefis kolay olanı ister rahatlığı ister, ertelemeyi ister, görünmeyi ister, risksiz başarı ister, fedakârlıksız sonuç ister ve bedelsiz kurtuluş arar. Bu yüzden insanın içinde sürekli görünmez bir çatışma yaşanır: Hakikat mi, konfor mu? Sorumluluk mu, rahatlık mı? Adalet mi, menfaat mı? İrade mi, haz mı? Fedakârlık mı, güvenli alan mı? İnsan hangi tarafı önceler, büyütürse, şahsiyeti zamanla ona dönüşür.
Burada yakîn meselesi belirleyici hale gelir. Çünkü insan, gerçek olduğuna tam inanmadığı bir şey için uzun süre mücadele edemez. Yakîn zayıfladığında, dünya büyüdüğünde, ahiret uzaklaştığında, hesap silikleştiğinde ve Allah bilinci yüzeyselleştiğinde nefis kısa sürede sistemi ele geçirir. İnsan mazeret üretmeye, ertelemeye, gevşemeye, konfor alanları oluşturmaya ve zihinsel kaçışlar üretmeye başlar. Bu nedenle büyük mesele bilgi birikimi değil; hakikatin insanın iç dünyasında kesinleşmesidir.
Adanmışlık olmadan da büyük bir inşa gerçekleşmez. Çünkü gerçek mücadele yarı zamanlı yürütülebilecek bir şey değildir. Hayatın kendisi sürekli çalışan bir akıştır. Nefis sürekli çalışır. Şeytan sürekli çalışır. Dünya sürekli çağırır. Haz sürekli çağırır. Menfaat sürekli çağırır. Böyle bir akışa karşı gevşek bir bilinçle, ara sıra gelen heyecanlarla ya da dönemsel motivasyonlarla ayakta kalınamaz. Bu yüzden tarihte büyük dönüşümler üretmiş insanlar dağınık değil; adanmış insanlardı. Adanmışlık ise kör bir fanatizm değil, hayatın merkezine hakikati yerleştirmektir. Bu nedenle insanın zamanı, enerjisi, dikkati, emeği, ilişkileri, üretimi ve mücadelesi hakikate göre organize edilir.
Bugünün en büyük problemlerinden biri de bilgi artarken şahsiyetin küçülmesidir. Oysa insanı taşıyan şey yalnızca zekâ değildir. İnsanı ayakta tutan; sabır, sadakat, tutarlılık, cesaret, merhamet, vakar, fedakârlık, disiplin, sorumluluk ve istikrar gibi şahsiyet kuvvetleridir. İnsan bunlar olmadan çok şey bilebilir; ama çok az şey yapabilir. Modern dünyanın en büyük yanılsamalarından biri de bilgi sahibi olmanın dönüşmüş olmak sanılmasıdır. Oysa insan konuştuğu şey değil; yaşadığı şeydir.
Bunun yanında insanların önemli bir kısmı yalnızca ahlaken zayıf değil; aynı zamanda psikolojik olarak parçalanmış, dikkat olarak dağılmış, algı olarak bozulmuş ve idrak olarak yüzeyselleşmiş durumdadır. Sürekli ekranların, gafletin, ataletin, edilgenliğin, hızın, hazların, tüketimin, dikkat parçalanmasının, korkunun, kıyasın ve gösterinin içinde yaşayan insanın derin düşünme, uzun süre odaklanma, güçlü irade geliştirme, sahici tefekkür ve iç disiplin üretme kapasitesi zayıflar. Bu yüzden mesele yalnızca “iman” meselesi değildir; aynı zamanda zihinsel berraklık, dikkat terbiyesi, duygu yönetimi, psikolojik toparlanma ve irade eğitimi meselesidir.
Tembellik de çoğu zaman yanlış anlaşılır. Asıl tehlikeli tembellik bedensel değil; ruhsal ve iradi tembelliktir. Yani insanın düşünmek istememesi, yüzleşmek istememesi, karar vermek istememesi, bedel ödemek istememesi ve risk almaktan kaçmasıdır. Bu yüzden insanlar analiz eder, konuşur, eleştirir; fakat karar anında geri çekilirler. Çünkü karar sorumluluk doğurur; sorumluluk ise bedel doğurur.
İnsanların önemli bir kısmı hakikati değil, alıştıkları düşünme biçimlerini savunur. Bu yüzden sloganlar, grup aidiyetleri, kültürel ezberler ve çevresel normlar hakikatin önüne geçer. İnsan düşünmek yerine tekrar etmeye, yüzleşmek yerine savunmaya, değişmek yerine pozisyon korumaya başlar. Gerçek dönüşüm bu nedenle çok ciddi bir iç hesaplaşma gerektirir.
Ve belki de en zor mesele şudur: İnsan bir kez karar verip kurtulamaz. Hayat sürekli değişir. Şartlar değişir. Nefis değişir. Duygular değişir. Korkular değişir. Bu nedenle gerçek mücadele, her an yeniden doğruyu seçebilme gücüdür. İşte bu yüzden murakabe, muhasebe, tefekkür, dua, ibadet, disiplin, hizmet, ilim ve sahici topluluk hayati önemdedir. İnsan kendisini sürekli diri tutamazsa sistem yeniden nefse kayar.
Sonunda insanın hakiki değeri de burada ortaya çıkar. İnsan ne bildiğiyle ne söylediğiyle ya da nasıl göründüğüyle değil, hakikati gördüğünde onun gereğini hangi şart altında ne kadar yapabildiğiyle ölçülür. Bu yüzden güçlü iman, yakîn, adanmışlık, ahlak, şahsiyet, irade, dikkat, mücadele, fedakârlık ve nefis terbiyesi birbirinden bağımsız meseleler değil; aynı bütünün parçalarıdır. Ve insanın asıl savaşı dış dünyadan önce kendi iç dünyasında gerçekleşir. Orada yenilen insan, dışarıda uzun süre ayakta kalamaz. Fakat orada güçlenen insan, şartlar zor olsa bile istikametini koruyabilir.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?