ÜÇ ZAMAN, TEK ZİNCİR


KUM VE SES ARABİSTAN (610–620)

Mekke’de sabah güneşten önce başlardı. Çünkü köleler için zaman, ışıkla değil, emirle açılırdı. Bilâl, taşların soğuğunu sırtında değil, zihninde taşırdı. Sıcak kumda yatarken canını acıtan taş değildi; itiraz etme fikrinin bile zihninde yer bulamamasıydı.

Çocukluğundan beri aynı kelimelerle büyümüştü:
“Sen böylesin.”
"Senin haddini ve halini biz belirleriz”
"Düşünmek sana düşmez.”

Bu sözler, kırbaçtan daha derindi. Çünkü kırbaç bedeni ezerdi; bu sözler güveni ve özneliği iptal ederdi.

Sonra bir gün, kölelerin konuşmadığı bir ses dolaştı Mekke sokaklarında. Bağırmıyordu, tehdit etmiyordu, vaad de vermiyordu. Sadece hatırlıyordu ve şunu söylüyordu: “İnsan, başkasının mülkü değildir.”

Bu cümle, ilk anda Bilâl’in zihninde yankı bulmadı.
Çünkü köle, özgürlük fikrini duyduğunda önce şunu hisseder: "Bu bana fazla ve yabancı."

İlk Müslüman olan kölelerin çoğu, özgürlüğe değil, önce insan yerine konulmaya tutuldu.

Onlara denmedi ki:
"İsyan edin, efendilerinizi devirin.”

Onlara denilen şuydu: “Sen düşünebilirsin, sen sorumlusun, senin tercihin kıymetlidir.”

Bu yüzden değişim bir anda olmadı. İlk değişen zincirler değildi. İlk değişen, itiraz edebilme ihtimaliydi.

Bilâl, “Ahad” dediğinde, aslında şunu söylüyordu:
"Benim asıl efendim, beni tek-benzersiz ve özgür yaratandır. Ben, isteğim dışında müdahale edilemez bir özneyim.”

İşte efendileri asıl korkutan buydu. Köleliğin yıkılması değil, kölenin özneleşmesi. Çünkü bir köle kırbaçla yönetilir; ama özne olmuş bir insan, artık korkuyla değil, hakikatle yaşar.

İYİ NİYETLİ EFENDİ AMERİKA (1800’LER)

Jonathan Whitmore iyi bir adamdı. En azından öyle sanıyordu. Babası gibi değildi. Kırbaç kullanmazdı, kölelerini dövmezdi. Onlara “eşyam” demezdi. Hatta bir gün, büyük bir cesaret göstererek hepsini özgür ilan etti.
Ama sonra tuhaf bir şey oldu. Köleler gitmedi. Kimi kulübede kaldı, kimi eski görevlerini sürdürdü. Kimi özgürlük belgesini sobada yaktı.

Jonathan şaşkındı. “Onlara özgürlük verdim,” diyordu.
“Daha ne istiyorlar?” Sonra bir şey fark etti: Özgürlük, verilecek bir şey değildi. Özgürlük, tanınacak, talep edilecek, taşınacak bir şeydi. Bu yüzden bir “oryantasyon” başlattı.

Onlara şunları anlattı:
Para nedir? Seçim nedir? Karar almak nedir? Sorumluluk nedir? Hata yapmanın bedeli nedir?

Ama her ders aynı duvara çarpıyordu. Kölelerin çoğu şunu soruyordu: “Yanlış yaparsak ne olur? Biri bizim yerimize karar verse daha iyi değil mi? Bu kadar düşünmek şart mı?”

Jonathan, işte o gün anladı: Kölelik efendiyle başlamazdı. Kölelik, düşünmekten ve riskten kaçınma ahlakıyla başlardı.

Çünkü özgürlük şunu gerektirirdi: Yanlış yapabilmek, yalnız kalabilmek, bedel ödeyebilmek, sorumluluğu başkasına devretmemek.

Ve kölelerin büyük kısmı şunu tercih etti: “Bizi yönet. Ama bizi rahat bırak.”
İyi niyetli efendinin projesi, kölelerin direnciyle çöktü.

CAM DUVARLAR (BUGÜN)

Bugün kimseye “köle” denmiyor. Ama herkes programlı.
Zincir yok, kırbaç yok. Ama sürekli meşguliyet var.
Düşünmeye vakit yok. Sorumluluk ağır geliyor. İtiraz “olumsuzluk” sayılıyor. Talep “nankörlük” olarak kodlanıyor.

Bugünün kölesi:
Konforu özgürlüğe tercih eder,
Güvenliği hakikate üstün tutar,
Eğlenceyle, boş işler ve sözlerle uyuşturulur,
Sorumluluk yerine “olur, kabul, onaylanmak, hak” ister,
Özne olmak yerine “iyi yönetilmeyi” talep eder.

Ve biri çıkıp şunu söylediğinde:
“Kendin düşün, müdahil ol,  kötülüğe ve haksızlığa itiraz et, iyiyi ve doğruyu inşa et.”

İlk refleks aynıdır: "Beni mi suçluyorsun? Bu sistemde ne yapabilirim ki? Ben küçük insanım.”  Bunu çoğunlukla açıktan değil karnından söyler. Çünkü bunu açıkça ifade edecek kadar bile yüreği yoktur.

Çünkü kölelik artık psikolojiktir ve en güçlü kölelik biçimi
kendi zincirini savunmaktır.

Bugün özgürlük programları yine boşa çıkıyor. Çünkü insanlar özgürlük istemiyor. Onlar rahat kölelik istiyor.

Üç çağ geçti.
Kum değişti.
Kırbaç değişti.
Duvarlar cam oldu.
Ama değişmeyen tek şey şuydu:
İnsan, özne olmayı istemediği sürece,
onu özgürleştirecek hiçbir güç yoktur.
Ve belki de en ağır gerçek şudur:
Bazı zincirler kırılmak için değil, sığınılmak için taşınır.

Bugünün köleleri zincir taşımaz.
Zincir, algının içine gömülmüştür.
Bu yüzden ses çıkarmaz.
Bu yüzden acıtmaz.
Bu yüzden inkâr edilebilir.

Bugünün kölesi sabah özgür uyanır;
ama gün içinde kendi iradesini hiç kullanmaz.
Ne düşüneceği önüne düşer.
Ne hissedeceği ayarlanır.
Neye öfkeleneceği, neye güleceği,
ne zaman korkacağı,
ne zaman “boş ver” diyeceği
önceden belirlenmiştir.

Bu insanlara kimse: “Düşünme” demez.
Onlara denilen şudur:
“Her şeyi düşünmek zorunda değilsin.”
Ve bu cümle, tarihin en sofistike zinciridir.
Çünkü düşünmenin bedeli vardır.
Bedel ödemek istemeyen insan,
özgürlüğü teorik olarak sever,
ama pratikte ondan kaçar.

Bugünün kölesi kendini köle sanmaz.
Bu, köleliğin en ileri safhasıdır.
Kölelik artık: Hareket kısıtı değil, düşünce derinliği kısıtıdır.

Bugünün insanı konuşur, yazar, paylaşır;
ama hiçbir şeyin sorumluluğunu üstlenmez.

Her şey hakkında fikri vardır ama hiçbir şey için bedel ödemez.

Ona sorarsan: Sistemi eleştirir, düzeni beğenmez, yönetenleri suçlar. Ama sıra şuraya geldiğinde:
“Peki sen ne yapıyorsun?” Cevap yoktur. Çünkü kölelik artık edilgenlikte konfor bulma hâlidir.

"Her şeyi düşünmek zorunda değilsin"
Bu cümle, çağdaş köleliğin şiarıdır.
Bu cümleyle: Sorumluluk iptal edilir, müdahale gereksizleşir, kötülük normalleşir.

Bu insanlar kötülüğü sevmez. Ama ona karşı durmayı da sevmez. Çünkü karşı durmak: Yalnız kalmayı, dışlanmayı, konfor kaybını, etiketlenmeyi, risk almayı, birşeyler yapmayı gerektirir.

Bugünün kölesi kötülüğe şöyle bakar: “Ben yapmıyorum ya.” Bu, ahlaki bir aklanma değildir. Bu, ahlaki çöküşün makul gerekçesidir.

Bugünün kölesi çalışır.
Ama üretmez, tüketir.
Ama inşa etmez,
Eleştirir.
Ama teklif getirmez.
Talep eder.
Ama sorumluluk almaz.
Özgürlük ister.
Ama özgürlüğün yükünü taşımaz.
Ve biri ona şunu söylediğinde: “Bu hâlin seni nesneleştiriyor.”
İlk refleksi şudur: “Beni aşağılıyorsun.”
Çünkü köleliğin en güçlü savunması, benlik davası gütmektir.
Gerçekle yüzleşmek yerine, incinmişlik kalkanı kaldırılır.

Bu çağın duvarları şeffaftır.
Bu yüzden insanlar: Kaçtıklarını sanırlar ama hep aynı yerde dolaşırlar.
Bu insanlar seyahat eder ama hiçbir eşiği geçmez.
Okur ama hiçbir şeyle yüzleşmez.
Konuşur ama hiçbir sözünün arkasında durmaz.
Çünkü cam duvar, görünür ama fark edilmez.
Ve en trajik olan şudur: Bu insanlar, kendilerini özgürleştirmeye çalışanlara en sert direnci gösterir.
Tıpkı: Mekke’deki kölelerin bir kısmı gibi, 1800’lerde özgürlük dersinden kaçanlar gibi.
Bugün de: “Bu söylediklerin gerçekçi değil, hayat böyle, ütopya anlatıyorsun.” Bu cümleler zinciri kutsallaştırma cümleleridir.

Bugünün köleliği,
efendinin zoruyla değil;
kölenin rızasıyla sürer.
Çünkü bu çağın kölesi: Özgür olmak istemez, güvende olmak ister. Özneliği değil konforu seçer.

Ve belki de en ağır hakikat şudur:
Bu çağda insanlar zincirlerinden değil,
özgürlük ihtimalinden korkuyorlar.
Cam duvarın ardında kalmak, açık alanda yalnız kalmaktan daha güvenlidir. Bu yüzden kapı açık olsa bile,
çoğu insan çıkmaz.

AÇIK KAPI

Kapı açıktı.
Kimse kilitlememişti.
Üstelik üzerinde “Çıkabilirsiniz” yazıyordu.
İçeridekiler önce güldü.
Sonra omuz silkti.
Biri dedi ki:
— “Dışarısı tehlikelidir.”
Bir diğeri ekledi:
— “Burada en azından alışığız.”
En yaşlıları son noktayı koydu:
— “Kapı açık olsa da, dışarının garantisi yok.”
Kimse kapıya yaklaşmadı.
Ama akşam olunca,
“Bizi burada tutuyorlar” diye konuşmaya devam ettiler.

BİLDİRİM

Adam, telefonuna gelen bildirimle uyandı.
Ne hissetmesi gerektiğini oradan öğrendi.
Öfkelendi.
Güldü.
Korktu.
Unuttu.
Gün boyu onlarca fikir paylaştı.
Hiçbiri ona ait değildi.
Akşam biri sordu:
— “Sen ne düşünüyorsun?”
Uzun süre sustu.
Çünkü soru ilk kez ona sorulmuştu.
Telefonuna baktı.
Cevap gelmedi.

BEN NE YAPABİLİRİM Kİ?

Mahallede bir çocuk dövülüyordu.
Herkes duydu.
Perdeler aralandı.
Camlar tıkandı.
Biri dedi ki:
— “Ben karışırsam başım derde girer.”
Bir başkası:
— “Ailesidir, bilirler.”
Üçüncüsü daha akıllıydı:
— “Sistem böyle.”
Çocuk sustuğunda,
herkes vicdanını da susturdu.
O gece hepsi rahat uyudu.
Çünkü hiçbiri vurmadığını düşünüyordu.

ÖZGÜRLÜK EĞİTİMİ

Seminer ücretsizdi.
Konusu: “Özgür Birey Olmak.”
Salon doluydu.
Herkes not aldı.
Eğitmen sordu:
— “Yarın hangi alışkanlığınızı bırakacaksınız?”
Sessizlik oldu.
— “Hangi riski alacaksınız?”
Daha derin bir sessizlik.
— “Hangi bedeli ödemeye hazırsınız?”
Bazıları sinirlendi.
Bir kısmı salonu terk etti.
Çıkarken şöyle dediler:
— “Bu anlatılanlar fazla radikal.”
Oysa kimseye zincir kırması söylenmemişti.
Sadece ayağa kalkması istenmişti.

GÜVENLİ ALAN

Ona hep şunu söylediler:
— “Güvende ol.”
O da risk almamayı erdem sandı.
İtiraz etmemeyi olgunluk.
Susmayı bilgelik.
Hayatı boyunca kimseyle çatışmadı.
Ama hiçbir şey de değiştirmedi.
Bir gün aynaya baktı ve fark etti:
Yüzünde yara yoktu.
Ama iz de yoktu.

İYİ İNSAN

Herkes onun iyi biri olduğunu söylerdi.
Kimseye kötülük yapmamıştı.
Ama kötülük yapılırken de orada değildi.
Zalimleri eleştirdi.
Ama karşılarına çıkmadı.
Adaleti sevdi.
Ama zahmetine katlanmadı.
Bir gün biri sordu:
— “İyi insan olmak ne demek?”
Cevap veremedi.
Çünkü hayatı boyunca sadece zararsız olmuştu.

FAALİYET

O gün yine aynı konularda, kaynaklardan, tonda ve pencereden yazdı.
O haftaki sohbetinde yine aynı konularda, tonda, kaynaklardan ve pencereden konuştu.
Aynı kendisinin okuduğu yazılar ve kendisine yapılan sohbetler gibi.
Aynı yıllardır kendisinin tekrar ettiği gibi.
O yazıların ve sohbetlerin kendisinde ne inşa ettiğini hiç düşünmedi. Sadece onlara iman etti ve ölümüne savundu.
Kendi yazılarının ve sohbetlerinin diğerlerinde, kendi geldiği halden başka birşey inşa etmediğini görüyordu elbette. Fakat iman ettiğinin hakikat olması değil, onun iman etmesi ve zanni güvenliğini sağlaması yeterliydi.

RAHAT

Ona özgürlük teklif ettiler.
Şöyle dedi:
— “Şu an rahatım.”
Ona sorumluluk verdiler.
— “Zamanım yok.”
Ona kötülüğe karşı durması söylendi.
— “Enerjim kalmadı.”
Yıllar geçti.
Bir gün her şey elinden alındı.
O an ilk kez bağırdı:
— “Bu haksızlık!”
Ama sesi,
rahat yaşadığı yılların içinde boğuldu.

CAM

Duvarı gördü.
Şeffaftı.
Elini uzattı.
Çarptı.
Canı yandı.
Geri çekildi.
Bir daha denemedi.
Çünkü şöyle düşündü:
— “Demek ki geçilmez.”
Oysa duvarın yan tarafında,
iki adım ötede boşluk vardı.
Ama kimse ona
yürümeyi öğretmemişti.

ORTAK AYNA

Bu hikâyelerde kimse köle değildi.
Ama kimse özne de değildi.
Çünkü çağımızda kölelik,
zorla tutulmak değil;
ayağa kalkmayı hiç denememektir.

0 Yorumlar