ŞEHİR YANGINI VE PELERİN BÜYÜSÜ

"Şehrin altını oyup, temellerini sarsanlar, şehrin üzerinden uçarken, pelerinlerinin etekleri şehri ateşe veriyordu.

Uçanların bir bölümü, uçuşlarının şehrin imarı için olduğuna inanıyorlardı ve pelerin etkisini fark edemiyorlardı.

Şehir yanıyordu.

Haneler, çocuklar, yürekler, ağaçlar, hayatlar ve umutlar yanıyordu.

Ahalinin çoğu, şehri yakanların uçuşlarını hayranlıkla izliyorlar, pelerinlerin eteklerine meftun oluyorlardı.

Ah onlar da uçabilseler ve pelerinlerin etekleri rüzgârda böyle savrulabilse. Etekler şehri ateşe veriyormuş, radikal palavraları, ne gam.

Birkaç kişi can havliyle koşturuyor ve canhıraş bağırıyordu; “yanan sizin şehriniz, sizin haneniz, sizin çocuklarınız, sizin umutlarınız. Destek verin, hatta bütün işlerinizi bırakın bu yangını söndürelim. Bundan önemli ve öncelikli iş yok.”

Şehrin yangınına yerden destek verenlerin pelerin hikâyeleri, yangının sönmesi lazım diyenlerin feryatlarından daha inandırıcı ve hoş geliyordu, insanların pek çoğuna.

Ve bu pek çok insan yangına müdahaleye çağıranlara kızıyorlardı; “siz anlaşılmaz şeyler söylüyorsunuz, hayal peşindesiniz” diyorlardı.

Oysaki şehir yanıyordu herkesin gözü önünde.

Yangının nedeni ve nasıl söndürüleceği hususundaki bilgileri alıp, pelerin platformunda yerini pekiştirmek, daha da güçlendirmeye çalışanlar bunun için elli takla atıyorlardı.

Bunlar, şehrin söndürülmesi için çaba gösterenleri dinlemedikleri gibi daha büyük pelerin büyüsü iş birlikleri arayışındaydılar. Hatta zaman zaman şehir yangını edebiyatı etrafında yaratıcı yazarlık programları düzenlemek, şehrin yanmasından daha önemli addediliyordu. Şehri pelerinleri ile yaktıklarını yangın hikâyeleri, şiirleri ile perdeliyorlardı.

Evlerinin şehrin dışında, merkeze uzak olmasına güvenip, ateşin kendisine dokunmayacağını düşünenler; saz çalıp oynamıyorlardı ve fakat gözleri pelerinin eteklerinde şiir okuyup, düşünce tokuşturuyorlardı.

Bunlardan bir bölümü ise sorumluluklarını “hey şehir yanıyor, uyanın” yaveleri eşliğinde sürdürüyorlardı. Ancak bunun yapılmasında ciddi bir farkındalık ve samimi bir gayrete çağrı olmadığı çok belli oluyordu. Zira şehir halkı çağrılardan umutlanıp;  “ hadi dediklerinde” ortada ne bir hareket ne de kimse görülmüyordu. Çağıranın da farkında olmadığı başka nedenlerin hedeflenmiş olması ihtimali san ki daha yüksekti.

Bazıları ise; neden, şehir yanıyor diye bağırırken bizi de yanınıza davet etmediniz, birlikte bağırmadık gerekçesiyle; şehrin boşluk alanlarına böğürtlen çalıları dikmenin daha faydalı bir faaliyet olduğunu iddia ediyor, bu duygulara sahip üç beş kişiyle toplantılar yapıyorlardı.

Şehir yanıyordu ve içinde; bulunanların haneleri, çocukları ve umutları da.

Fakat bencilliğin o kahredici kesif örtüsü, altındakilere ışık ve ses sızdırmıyordu.

En zekileri, işin gerçeğinin farkında olmalarına rağmen zekâlarını bu perdeyi yırtmaya çalışmak için kullanmak yerine, bu duruma raporlar hazırlayıp gerekçe yazmak için kullanıyorlardı.

Bir bölümü ise uzak diyarların çorak topraklarına birkaç kova su taşıyarak, şehri söndürmek zaruretini anlamamak mazeretine sahip olduklarını sanıyorlardı. Öyle ya iklim krizi diye bir gerçek vardı.

Oysaki bu şehir yanıp, kül olursa; bu ateş, uzak-yakın bütün diyarlara da dokunacaktı. Ya da şehir kurtulur ve imar olursa, uzak diyarların kuraklığı bütünüyle ortadan kalkabilirdi. Çünkü şehri yakanla, suyu çalanlar aynı yerden sevk ediliyorlardı.

Yangın kuleleri kurup, içerisinde sportif faaliyetler yaptırarak, bunun yangınla mücadele usullerinden birisi olduğunu düşünenler de yok değildi. Ancak sadece iyi niyetlerle yangına müdahale imkânı bulunmadığı acı bir gerçekti. Zira şehir hâlâ yanıyordu…

Var güçleri ile birbirlerine bağıran iki grup vardı.

Her birisi yangının çıkmaması, eğer çıkarsa nasıl söndürüleceği ile ilgili hangi kaynaktan, hangi usullerle bilgi sahibi olmak gerektiğinin, kendilerine göre meşruiyetini anlatmaya çalışıyorlar, anlaşamayacakları her hallerinden belli iken üstüne üstlük, birbirlerini hainlikle itham ediyorlardı.

Ancak hiçbirisi; ne şehrin yandığını anlamayı ve anlatmayı ne de bu yangının söndürülmesi hususunda, elindeki imkânlardan yararlanıp harekete geçmeyi düşünmüyordu.

Düşünmüyorlardı ve şehir yanıyordu…

Muhtemeldir ki bu durumda da pelerin büyüsü etkili olmuş, akılları dumura uğratmıştı.

Bir grubun büyük bir gayretle çalıştıkları göze çarpıyordu. Ne yapıyorsunuz diye sorunca; “rapor hazırlıyoruz”. Kime ve ne için diye sorulunca da “pelerinlilere, şehrin nasıl mamur kılınacağına dair” dediler.

“İyi de şehre ateş bunların pelerinlerinin eteklerinden değiyor” denilemedi. Zira pelerinin dalgalanmasından büyülenmişlerdi ve öfkeyle bağırdılar; “Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?”

Herhalde ortak sorun bencilliğin kesifliği ile pelerin büyüsü arasındaki ilişkinin fark edilememesi idi.

Şehir yanıyordu. İçindekilerin çocukları, evleri, hayatları ve umutları ile birlikte.

Şehirde yaşayanların büyük çoğunluğu bu yangını hissetmiyordu zira yangın, önce sinir uçlarını yakmış ve onları hissiz bırakmıştı.

Sadece bir avuç insan yangını söndürmek için varını yoğunu ortaya koyuyordu.

Biliyorlardı bu kadar çabanın bu yangını söndüremeyeceğini. Fakat bu gayretlerin yangını söndürüp, pelerinlileri aşağı indirecek bir rahmet yağmuruna vesile olabileceği umutlarını hiç kaybetmiyorlardı.

Şehir yanıyordu içindekilerle birlikte ve bizler, uyarılar üzerinde düşünerek yangını fark etmek yerine; çekirdek çitlemek kıvamındaki işler peşinde, maç izliyor, sinemaya gidiyor, şehrin yanışını seyrediyorduk. Ta ki ateş bizim haneye ulaşana dek…"

0 Yorumlar