MUHASEBE KRİTERLERİ

MUHASEBE KRİTERLERİ

Uzun bir yolculuğun en zor tarafı, bazen yürümek değil; yürüdüğünü zannederken aslında olduğun yerde dönüp dönmediğini anlayabilmektir. İnsan, zamanla kendi kelimelerine, düşünüş biçimine alışır. Kendi niyet cümlelerine, kendi açıklamalarına, kendi mazeretlerine, kendi iç muhasebe biçimine alışır. Hatta bir süre sonra; hakikati aramak ile hakikati arıyormuş gibi yapmayı, mücadele etmek ile mücadele ediyor görüntüsü üretmeyi, kendini inşa etmek ile zihninde/zannında kendisine ideal bir hâl yazmayı birbirine karıştırabilir. İşte bu yüzden, uzun soluklu her sahici süreçte belirli aralıklarla insanın kendi önünde durması, kendi içine bakması, kendisini savunmadan, süslemeden, korumadan, kaçmadan tartabilmesi gerekir.

Bu muhasebe; moral yükseltmek, kendini rahatlatmak, iyi hissetmek ya da yalnızca eksik listesi çıkarmak için değildir. Bu muhasebe; insanın, Allah ile yaptığı ahde ne kadar sadık kaldığını, hakikate ne kadar teslim olabildiğini, inandığı şeyi ne kadar yaşayabildiğini, yaşadığı şeyin ne kadar sahici olduğunu, yolun başında belirlediği amaçlara ne kadar yaklaştığını ve hatta yolda ne kadar kalıp, mesafe aldığını anlayabilmesi içindir. Çünkü insanın en büyük riski; yanlış yapması değil, yanlışını anlamayacak hale gelmesidir. Daha da tehlikelisi; hakikatten uzaklaşırken hâlâ hakikatin içinde olduğunu zannetmesidir.

Doğru ve güçlü bir bilinç düzeyi ise mevcut hayat biçimlerinin ürettiği ölçü ve kriterlerle düşünmez. Kendisini; çağın sıradan başarı kriterleriyle, toplumun ortalama alışkanlıklarıyla, insanların yaygın zaaflarıyla, normalleşmiş savrulmalarıyla, yaygın konfor alanlarıyla veya genel kabullerle ölçmez. Çünkü bozulmuş bir zeminde yaygınlaşmış davranış biçimleri, hakikatin ölçüsü olamaz. İnsan, çevresindeki insanların büyük çoğunluğundan daha duyarlı, daha ahlaklı, daha bilinçli veya daha mücadeleci olabilir; fakat bu durum hakikatte yeterli bir seviyeye ulaştığını göstermez. Zira güçlü bilinç, kendisini mevcut insanların halleriyle kıyaslayarak tatmin üretmez. Aksine; kendisini, fıtrat epistemolojisine uygun biçimde inşa olmuş, hakikati hayatlaştırabilmiş, sahici biçimde iman etmiş, mücadele etmiş, ahlak ve şahsiyet üretmiş özne ve öncü insanların halleri üzerinden tartar.

Çünkü insanın kendisini hangi ölçüyle kıyasladığı, ulaşabileceği seviyeyi belirler. Eğer ölçü; çağın ortalamasıysa, insan zamanla çağın ortalamasına razı olur. Eğer ölçü; hakikatin inşa ettiği örnek şahsiyetlerse, insan kendi eksiklerini daha net görmeye başlar. Bu nedenle sahici muhasebe; “ortalamanın üstünde miyim?” sorusunu değil, “hakikatin talep ettiği istikamete ne kadar yaklaşabildim?” sorusunu sorabilmektir. Bu perspektif; insanın kendisini küçümsemesi için değil, kendisini kandırmaktan kurtarması içindir. Çünkü insan bazen çevresindeki zayıflıkları referans alarak kendi zaaflarını görünmez hale getirebilir.

Bu nedenle bu süreçte yapılacak muhasebenin ilk kriterlerinden biri, inanmak ve mücadele etmektir. İnsan gerçekten inandığı şey uğruna ne kadar bedel ödemeyi göze aldı? Ne kadar risk aldı? Ne kadar fedakârlık yaptı? İnandığını söylediği şeyler hayatındaki öncelikleri değiştirebildi mi? Yoksa inanç; yalnızca zihinsel bir kabul, duygusal bir aidiyet veya estetik bir söylem olarak mı kaldı? Çünkü sahici inanç, insanın kararlarını, ilişkilerini, zaman kullanımını, korkularını, cesaretini, konfor alanlarını ve mücadele biçimini değiştirir. Eğer bir süreç, insanın hayatında gerçek bir ağırlık oluşturmuyorsa; insan o süreci yalnızca seyrediyor olabilir.

Burada insanın kendisine sorması gereken temel sorulardan biri de şudur: Sürecin temel amaç ve misyonuna ne kadar uyabildim? Ne kadar yaklaşabildim? Çünkü birçok insan zamanla sürecin kendisini değil, süreç içerisindeki varlığını korumaya çalışmaya başlar. Başlangıçta hakikati arayan insan, bir süre sonra aidiyetini, konumunu, alışkanlıklarını, çevresini veya psikolojik konforunu korumaya yönelir. Böylece süreç; insanı dönüştüren bir inşa alanı olmaktan çıkıp, insanın kendisini iyi hissettiği bir çevreye dönüşebilir. Oysa sahici muhasebe, insanın süreç içerisinde bulunup bulunmadığını değil; sürecin temel amaçlarının kendisinde ne kadar hayat bulduğunu sorgulamasını gerektirir.

Bu nedenle insan şu soruyla da yüzleşmelidir: Bu süreçten elde ettiklerimle gerçek hayatımda neleri değiştirebildim? Hangi alışkanlıklarımı dönüştürdüm? Hangi ilişkilerimi yeniden inşa ettim? Hangi korkularımı aşabildim? Hangi bağımlılıklarımla mücadele ettim? Hangi konfor alanlarını terk ettim? Hangi sorumlulukları üstlendim? Çünkü hakikat yalnızca konuşulan, düşünülen veya hissedilen bir şey değildir; hayatı dönüştürmesi gerekir. Eğer insanın bilgisi, bilinci, hassasiyetleri ve iddiaları gerçek hayatında görünür bir dönüşüm üretmiyorsa, orada ciddi bir kopukluk oluşmuş olabilir.

İnsan ayrıca şu soruyu da sormalıdır: Hangi hususlarda, ne kadar inisiyatif alabildim? Çünkü sahici dava bilinci, yalnızca eleştiren, analiz eden, konuşan veya bekleyen bir bilinç değildir. Gerektiğinde sorumluluk alan, yük taşıyan, risk alan, çözüm üreten, fedakârlık yapan ve inşa eden bir karakter üretir. İnsan sürekli şartların düzelmesini, uygun ortamların oluşmasını, başkalarının harekete geçmesini veya imkânların çoğalmasını bekliyorsa; farkında olmadan edilgenleşmiş olabilir. Oysa hakikat yolculuğu, insanın kendi imkânları ölçüsünde özneleşmesini gerektirir.

Bu süreçte nelere, ne kadar dava ciddiyeti ve derinliğinde yaklaşabildiği de ayrıca sorgulanmalıdır. Çünkü bazı meseleler insanın zihninde önemlidir ama hayatında ağırlık oluşturmaz. İnsan bazı hakikatleri sever, konuşur, savunur; fakat onlar uğruna ciddi bir bedel ödeme, zaman ayırma, mücadele etme veya hayatını yeniden düzenleme noktasına gelmez. İşte burada insanın kendisine karşı acımasız biçimde dürüst olması gerekir. Gerçekten dava ciddiyeti taşıdı mı, yoksa yalnızca dava duygusunu sevdi mi? Çünkü dava hissi ile dava sorumluluğu aynı şey değildir.

Sahicilik yüzleşmesinin en kritik boyutlarından biri de şudur: Bu süreci, etkisinden farklı olmayan fakat bezenmiş yeni bir konfor alanına mı çevirdim? İnsan bazen hakikatin kendisini değil, hakikat çevresinde oluşan psikolojik güven alanını sevmeye başlar. Hakikati konuşmak, hakikati yaşamaktan daha kolay hale gelebilir. İnsan mücadeleyi değil, mücadele retoriğini tercih etmeye başlayabilir. Böylece süreç; insanı rahatsız eden, dönüştüren, zorlayan, inşa eden bir alan olmaktan çıkar; estetik, entelektüel veya duygusal bir tatmin alanına dönüşür. Bu durum çok tehlikelidir. Çünkü insan, hakikatin içinde olduğunu zannederken aslında yeni bir konfor sistemi kurmuş olabilir.

Özeleştiri meselesi de ayrıca büyük bir dikkat gerektirir. İnsan gerçekten dönüşmek için mi özeleştiri yaptı, yoksa özeleştiri yapan biri görünümü üreterek kendisini mi rahatlattı? Çünkü özeleştiri bile zamanla bir kimliğe dönüşebilir. İnsan eksiklerini sürekli konuşup hiçbirini gerçek mücadele alanına taşımayabilir. Böylece özeleştiri; insanı hakikate yaklaştıran bir yüzleşme olmaktan çıkıp, vicdanı rahatlatan yeni bir kaçış biçimine dönüşebilir. Oysa sahici muhasebe, yalnızca eksikleri görmek değil; onları değiştirecek mücadele iradesini ortaya koyabilmektir.

Murakabe, muhasebe ve tevbe ise bu yolculuğun temel emniyet mekanizmalarıdır. İnsan kendisini ne kadar gözlemledi? İçindeki kaymaları, gizli arzuları, görünmez kaçışları, bezenmiş mazeretleri fark edebildi mi? Yoksa yalnızca başkalarını analiz edip kendisini koruyan bir bilinç mi geliştirdi? Tevbe ise yalnızca hatayı kabul etmek değildir; insanın yönünü yeniden hakikate çevirmesidir. Bir insan aynı kaçışları tekrar tekrar üretip buna rağmen kendisini hâlâ samimi sayıyorsa, orada ciddi bir yüzleşme problemi vardır.

İnsan ayrıca bilinçli veya bilinçsiz, açık veya gizli kaçışlarının bedellerini de düşünmek zorundadır. Çünkü her kaçış, yalnızca ertelenmiş bir sorumluluk değildir; aynı zamanda insanın iç dünyasında bir çözülme üretir. Sürekli ertelenen hakikatler zamanla hissedilmez hale gelir. Sürekli bastırılan sorumluluklar vicdanı köreltir. Sürekli korunan konfor alanları insanın cesaretini azaltır. Sürekli üretilen mazeretler insanın şahsiyetini zayıflatır. İnsan zamanla yapamadığı şeylerden değil, yapmamayı normalleştirmesinden dolayı dönüşmeye başlar. Ve en ağır bedellerden biri de budur: Hakikate karşı duyarlılığın yavaş yavaş kaybolması.

Bu süreçte temel meselelerden biri de özgün ve sahih bir bilinç düzeyine ulaşıp ulaşamama meselesidir. İnsan, başkalarının ezber ve sloganlarıyla mı düşündü, yoksa gerçekten anlayabildi mi? Hakikati kendi iç dünyasında yaşayabildi mi? Bilgiyi yalnızca taşıdı mı, yoksa ona dönüştü mü? Çünkü sahih bilinç; ezberlenmiş doğrular değil, insanın karar anlarında ortaya çıkan hakikat sadakatidir. Kriz anında, çıkar çatışmasında, korku anında, yalnız kaldığında, bedel ödemesi gerektiğinde ortaya çıkmayan bilinç; henüz tam anlamıyla bilinç değildir.

Olgun bir hâl mertebesi ise yalnızca bilgiyle değil; ahlak, istikrar, tutarlılık, sabır, dikkat, sorumluluk ve irade ile ilgilidir. İnsan ne kadar sakinleşti? Ne kadar derinleşti? Ne kadar sahicileşti? Ne kadar dengeli hale geldi? Ne kadar inşa edici olabildi? Ne kadar güvenilir hale geldi? Çünkü hakikatin insandaki en önemli tezahürlerinden biri, hâlin olgunlaşmasıdır.

Muhasebenin kontrol kriterlerinden biri gaflet durumudur. İnsan ne kadar uyandı, ne kadar uyudu? Neleri görmesi gerekirken görmedi? Neleri erteledi? Neleri sürekli öteledi? Hangi gerçeklerin üstünü yoğunluk, yorgunluk, meşguliyet, karmaşa veya “şartlar” gerekçesiyle örttü? Çünkü gaflet yalnızca bilmemek değildir; bildiği halde gerektiği gibi davranmamak, önem sırasını kaybetmek ve hakikatin ağırlığını hissedememektir.

Samimiyet bu sürecin belki de en hayati kriteridir. İnsan gerçekten Allah için mi yürüdü, yoksa görünmek, ait hissetmek, önemli hissetmek, psikolojik tatmin üretmek veya kendisine iyi bir hikâye yazmak için mi? Samimiyetin en zor tarafı, insanın kendi içindeki gizli niyetleri fark edebilmesidir. Çünkü insan bazen kendisini bile kandırabilir.

Ciddiyet ise meselenin ağırlığını taşıyabilme kapasitesidir. İnsan bu sürece ne kadar dava ciddiyetiyle yaklaştı? Ne kadar sorumluluk aldı? Ne kadar inisiyatif geliştirdi? Ne kadar üretken oldu? Ne kadar yük taşıdı? Ne kadar elini taşın altına koydu? Çünkü büyük hakikat iddialarıyla küçük konfor alanlarında yaşamak arasında derin bir çelişki vardır.

“Elimizden geleni yapıyoruz” cümlesi de ayrıca sorgulanmalıdır. Gerçekten elimizden geleni mi yaptık? Yoksa potansiyelimizi zorlamadan, risk almadan, fedakârlık yapmadan, konforumuzu koruyarak bu cümlenin arkasına mı sığındık? İnsan bazen kapasitesinin çok altında bir çabayı, sürekli tekrar ederek kendisini ikna edebilir. Oysa hakiki mücadele, gerektiğinde insanın sınırlarını zorlamasını gerektirir.

Ve nihayet insan kendisine şu soruyu sormalıdır:

Allah’a hesap verebilme inanç ve bilincim hangi ciddiyet seviyesinde fonksiyon icra etti?
Bu soru, bütün muhasebenin merkezidir. Çünkü insanın gerçek yüzü; yalnız kaldığında, kimsenin görmediği yerde, çıkarının tehdit edildiği anda, korktuğunda, yorulduğunda, vazgeçmek istediğinde ortaya çıkar. Allah’a hesap vereceğine gerçekten inanan bir insanın hayatı ile bunu yalnızca teorik olarak kabul eden insanın hayatı aynı olmaz.

Bu yüzden bu muhasebe, insanın kendisini suçlaması için değil; kendisini hakikate geri çağırması içindir. Çünkü en büyük kayıp düşmek değildir; düştüğünü fark etmeyecek hale gelmektir. En büyük felaket yorulmak değil; hakikati kaybettiği halde hâlâ yürüdüğünü zannetmektir. Ve en büyük ihtiyaç da insanın, bütün süslerinden, mazeretlerinden, kaçışlarından sıyrılıp Allah’ın huzurunda kendi hakikatiyle yüzleşebilmesidir.

0 Yorumlar