Burada mesele artık yalnızca psikoloji, sosyoloji ya da davranış yönetimi değildir. Sorunun kökü, insanın varlıkla, hakikatle, Allah’la, ölümle, hesapla, emanetle ve kendi nefsiyle kurduğu ilişkinin mahiyetinde düğümlenir. Çünkü insanı; dış baskılar olmadan, musibetlerle sarsılmadan, zorlanmaya mecbur kalmadan, kalabalıkların sürükleyici etkisine ihtiyaç duymadan harekete geçirebilecek tek büyük güç; iç dünyasında oluşmuş sahici iman, yakîn, idrak ve mesuliyet şuurudur.
Tarih boyunca büyük inşa hareketlerini başlatan insanlar, konfor kaybettikleri için değil; krizden korktukları ya da toplumsal baskıya boyun eğdikleri için değil, hakikati sahici biçimde gördükleri için harekete geçmişlerdir. Bu yüzden asıl mesele “İnsan nasıl motive edilir?” sorusu değil; “İnsan hakikati nasıl gerçekten görür hale gelir?” sorusudur. Çünkü insan gerçekten görürse artık ertelemez, gevşemez, mazeret üretmez ve sürekli dış tahriklere ihtiyaç duymaz.
Kur’an’ın insan tipleri arasında yaptığı en kritik ayrımlardan biri de budur. Bazı insanlar ancak musibetle uyanırlar; bazıları ise görerek, düşünerek, ibret alarak, vicdanla, marifetle ve derin idrakle uyanırlar. Asıl hedef, ikinci insan tipidir. Çünkü dış darbelerle değil, içeriden oluşmuş bir bilinçle ayağa kalkan insan daha sahici, daha kalıcı ve daha istikrarlı bir dönüşüm üretir.
İnsanı harekete geçiren en güçlü şeyin bilgi değil, yakîn olması da buradan kaynaklanır. İnsanların çoğu ölümü bilir, hesabı bilir, zulmün kötü olduğunu bilir, iyiliğin gerekli olduğunu bilir; fakat bu bilgiler çoğu zaman zihinsel veri seviyesinde kalır. Harekete geçiren şey ise yalnızca bilgi değil; hakikatin insanın iç dünyasında kesinleşmesi, onun gerçeklik haline dönüşmesidir. Kur'an'daki “kesin bilgi”, “ayne’l-yakîn” ve “hakka’l-yakîn” vurguları bu yüzden son derece önemlidir. İnsan ölümün gerçekliğini, Allah’ın huzuruna çıkacağını, yaptıklarından sorgulanacağını, hayatın bir emanet olduğunu, mazlumun hakkını ve zamanın hesabını gerçekten hissetmeye başladığında davranışları değişir. Sorun, insanların çoğunun inanıyor gibi yaşaması; fakat hakikati gerçekten “gerçek” gibi yaşamamasıdır.
İnsan çoğu zaman inkâr ettiği için değil, gaflete düştüğü için çözülür. Gaflet; hakikatin unutulması, önceliklerin ters dönmesi, dünyanın büyümesi, ölümün uzaklaşması, hesabın silikleşmesi ve nefsin merkeze oturmasıdır. Bu nedenle hakiki irşad gelenekleri yalnızca bilgi öğretmeye çalışmamış, aynı zamanda gafleti kırmayı hedeflemiştir. Ölüm şuuru, zaman şuuru, nimet şuuru, hesap şuuru, sorumluluk şuuru, fanilik, acziyet, emanet bilinci ve Allah’ın murakabesi bu yüzden insanı içeriden uyandıran temel unsurlar olmuştur. İnsan bunları sahici biçimde hissetmeye başladığında dışarıdan zorlanmadan hareket etmeye başlar.
İnsanı en çok bozan şeylerden biri de dünyanın gözünde ve gönlünde büyümesidir. Nefsin en büyük oyunu, geçici olanı büyük göstermektir. İnsan konforu, kariyeri, beğenilmeyi, statüyü, tüketimi, eğlenceyi ve günlük kaygıları büyüttükçe; ahiret, hesap, emanet, hakikat, kulluk ve insanlık sorumluluğu küçülür. Bu yüzden Kur’an insanı sürekli tefekküre, ibrete, ölüm hatırlatmasına, geçmiş kavimlerin akıbetine, faniliğe, hakikate, yaratılışa ve vicdana döndürür. Çünkü insan ancak dünyanın küçülmesi ve hakikatin büyümesiyle özgürleşebilir.
Modern eğitim ve kültür sistemlerinin en büyük eksikliklerinden biri de burada ortaya çıkar. Bugünün eğitim düzeni çoğu zaman bilgi yükler; fakat vicdan, merhamet, haşyet, sorumluluk ve ahlaki ağırlık üretmez. Oysa insanı fedakârlığa taşıyan şey yalnızca mantık değildir. İnsan, sevdiği, kutsal gördüğü, derinden bağlandığı ve kendisini ait hissettiği şey için bedel öder. Bu nedenle tefekkür, dua, ibadet, mücadele, infak, merhamet pratiği, yalnızlık, sessizlik ve Kur’an ile canlı ilişki son derece önemlidir. Çünkü bunlar kalbi sertlikten çıkarır, vicdanı diri tutar ve insanı yeniden hakikate açar.
Güçlü inanç da sloganlarla, ezberlerle, kültürel aidiyetlerle ya da kuru bilgilerle oluşmaz. Gerçek inanç; tefekkürle, iç hesaplaşmayla, hakikatle temasla, samimiyetle, yaşayarak öğrenmeyle, mücadeleyle, fedakârlıkla, ibadetle, zikirle, ahlaki pratikle ve sahici örnekliklerle oluşur. Bu yüzden ilk nesiller yalnızca ders dinlemiyor; yaşadıkları hayatın içinde inançlarını ete kemiğe büründürüyorlardı. İnanç onların ilişkilerine, kararlarına, mücadelelerine ve fedakârlıklarına yansıyordu. Bugünün en büyük problemlerinden biri ise inancın hayatın merkezinden çekilip kültürel kimliğe dönüşmesidir.
Bu yüzden yaşayan örnekler her zaman en etkili yöntemlerden biri olmuştur. İnsanlar en çok sahici, tutarlı, fedakâr, ahlaklı, merhametli, kararlı ve samimi insanlardan etkilenirler. Gerçekten Allah için yaşayan, dünyayı küçültmüş, hakikati büyütmüş ve sorumluluk taşıyan bir insanın varlığı bile dönüştürücü olabilir. Çünkü hakikat yaşandığında ağırlık üretir. Tarihte mürşidlerin, âlimlerin, öncülerin ve fedakâr insanların bu kadar etkili olmasının sebebi de budur. İnsanları çoğu zaman sözlerinden önce halleri etkiledi.
İbadetin gerçek fonksiyonu yeniden anlaşılmadan da derin dönüşümler kolay kolay gerçekleşmez. Bugün birçok insan ibadeti bir ritüel, bir alışkanlık ya da bir kimlik göstergesi gibi yaşıyor. Oysa ibadetin asli amacı insanı uyandırmak, gafleti kırmak, nefsi dizginlemek, Allah bilincini diri tutmak, iradeyi güçlendirmek ve sorumluluk üretmektir. Namaz zamanı Allah’a göre yaşamayı öğretir. Oruç hazların esiri olmamayı öğretir. İnfak dünyayı küçültür. Zikir kalbi diri tutar. Tefekkür hakikati büyütür. İbadet yeniden hayatı dönüştüren bir bilinç sistemi haline gelmeden derin dönüşümler üretmek zordur.
Modern insanın ölümle kurduğu ilişkinin bozulması da bu çözülmenin merkezinde yer alır. Ölüm hayatın dışına itildikçe hesap zayıflamış, sorumluluk küçülmüş, haz büyümüş ve dünya merkeze yerleşmiştir. Oysa ölüm şuuru öncelikleri netleştirir, kibri küçültür, zamanı kıymetli hale getirir ve insanı hakikate döndürür. Tarih boyunca ciddi irfan gelenekleri ölümü diri tutmaya çalışmıştır. Çünkü ölüm unutulduğunda nefis büyür.
İnsanı dönüştüren en güçlü yollardan biri de mücadele ve fedakârlık pratiğidir. İnsan sadece okuyarak değişmez. İnsan, mücadele ederek, yük taşıyarak, gerçek sorun ve ihtiyaçlarla ilgilenerek ve fedakârlık yaparak dönüşür. Çünkü nefsi kıran en güçlü şeylerden biri, hakikat için yük taşımaktır. Bu yüzden hayatla ve hakikatle gerçek temas, insanlarla hak, adalet ve hikmet çerçevesinde temas, sorumluluk almak, iş birliği yapmak, örnek olmak ve emek vermek son derece dönüştürücüdür. Merhamet, yaşanmadan derinleşmez.
En sonunda mesele şuraya gelir: İnsanları gerçekten harekete geçirecek olan şey ne korku propagandasıdır ne sloganlar ne sürekli heyecan üretmeye çalışan hamasi çağrılar ne de dış baskıdır. Asıl dönüştürücü güç; hakikatin sahici idraki, Allah bilinci, hesap şuuru, ölüm şuuru, emanet bilinci, merhamet, güçlü anlam, sahici örneklik, nefis terbiyesi, ibadet şuuru, mücadele ve fedakârlık pratiği, yaşayan topluluklar, sürekli tefekkür ve gafleti kıran bir hayat düzenidir.
Ve nihayet bütün mesele, insanın gerçekten neyi “en gerçek” gördüğü meselesine dayanır. İnsan gerçekten neye inanıyorsa hayatını ona göre kurar. Eğer dünya gerçekten büyükse hayat ona göre yaşanır. Eğer Allah, ahiret, hesap ve emanet gerçekten büyükse insan başka türlü yaşamaya başlar. Bütün mücadele aslında insanın kalbinde neyin “en gerçek” hale geleceği mücadelesidir.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?