MECBURİ İSTİKAMET GİBİ GÖRÜLEN

Bu satırlar, yeryüzünde kendilerini Müslüman olarak ifadelendirenlere atfen yazılmıştır. 

Yaşadığımız zamanlarda, neden? Rabbani, ulul el-bab, adam gibi adam ve şükredici olan öncülerin ortaya çıkıp, bu meseleyi, bu ağır yükü yüklenip, insanlığın topyekûn uçuruma kayması yönünde bir engel oluşturması; insanların, en azından bir bölümünün hakikati görüp, taraf olması ve varlığa, insanlığa düşman olanlarla mücadele edilebilmesinin mecburi ve olmazsa olmaz olduğunu anlamak sürecinin başlangıç aşamasıdır. 

Zira durum zannedilenin ötesinde bir vahamet taşımaktadır. Şeytanın ve yolundakilerin aldatma ve savaş yöntemlerini anlayıp, karşı koyabilmenin; insan doğasına uygun bir hayat inşa edebilmenin, güncel olarak, asgari koşulu budur. 

Geniş kitleler; asgariden duman altı olmuş zihinleriyle, var olanı, doğasına uygun anlayıp, anlamlandırmak yetilerini kaybetmişlerdir. İçine doğdukları, kültüründe yetiştikleri, eğitim sistemlerinde okudukları vasatın tüm öğreti ve anlamlandırmalarını kabul edip içselleştirdikleri için, başka bir perspektiften bakabilmek imkanlarını kaybetmişler. Boş verin siz onların farklı ya da muhalif olmak iddialarını. Onlar sadece kendilerine tahsis edilen alanda, birer sosyolojik kimlik, cari kültürün alt unsuru, ispatsız iddia, etkisiz eleman ve aşurenin içerisinde yarmadırlar. 

Bu halin neticesi olarak, bir türlü, nefs/ben düzeyinin ötesine geçemedikleri için; bu sözleri, kendi aleyhlerine söylenmiş sözler, hakaret, aşağılanmak gibi algılayıp öfkelenirler. Oysaki asıl aşağılamak, kendilerini fıtratlarına yabancılaştıranların yaptıklarıdır. Bu hususta da devreye Stockholm Sendromu girmektedir. 

Geniş kitlelerin yazarlarına, çizerlerine, alimlerine, politikacılarına, akademisyenlerine, kanaat önderlerine, örgütlerine; halinizi, hakikati referans alarak bir muhasebe etseniz denilince; bunu hiç gerekli görmedikleri müşahede edilmiştir. Hatta, eğer siz kendi başınıza yapamayacaksanız, haydi, halinizi ve halimizi birlikte masaya yatıralım ve hakikati referans alarak muhasebe edelim, teklifine; bir kere bile cesaret edip, yaklaştıkları da görülmemiştir. Eğer buna mecbur bırakılsalar da bu kere; hakikate hile yapmaya, hamasete, polemik yapmaya, susturmaya, yani topu taca atmaya çalıştıklarına şahit olunmuştur. 

Bu durumun Türkçesi şudur. Biz hakikatin lafını ederken, onunla bir hayat kurmak ve yaşamaya talip değiliz. Var olandan ve bunun sahiplerinden razıyız. 

Bunların kanaat önderi, rehberi, lideri ve lojistik ihtiyaçlarını sağlayacak olanlarının da kaymayı önlemek ve sahih inşaya vaziyet etmek imkanları yoktur. Zira onlar da aynı toprağın, havanın, suyun ürünü olarak, genetiği ile oynanmış tohumlardan yetişmişlerdir. 

Bunlardan dolayı tek yol, Hüdai nabit öncülerin, bu ahvalden zehirlenmeden, bu ahval içerisinde yerlerini almaları gibi gözükmektedir. 

Öncüler, bu mevzuda tereddüte düşmeden, ham sorular sormadan, hamd duruşunda; sorumlulukları kendilerine, zihinlerinde, ruhlarının derinliklerinde, tabir caizse, kemiklerinde, iliklerinde hissettirilmiş olanlardır. Bu hissediş bir hal farkındalığıdır. Dilin, lafın ötesine geçemeyen "şuurunun", samimiyetinin, bilgisinin harcı olmayan bir haldir. 

Öncülerin asgari mertebesi de inşa döngüsünde ulaştıkları "haldir". Zira onlar enaniyetlerini aşmış; sadece Allah'a kullukta karar kılmış, inançlarında ve tercihlerinde tereddüt kalmamış; umutsuzluk, ufuksuzluk, kararsızlık ve korkuyu hallerinden çıkartmış; Allah'tan başkasından ummayan, beklemeyen, istemeyen ve O'na sığınmış, dayanmış, teslim olmuş ve ne yapacaklarını bilen bir hale sahip olanlardır. 

Zira bu ağır sorumluluğunun altına asgari bu hallere sahip olmayanlardan başkasının girmesi mümkün olmaz. 

Zira onlar, vazifelerin-sorumluluğunun, tekliflerin- tekellüfünün altına fiilen girecek olan kimselerdir. Bunlar hiç, lafını edip sonra da yerinde oturacaklarla bir olabilirler mi? 

Gönlü bu hallere mütemayil, niyeti kavi fakat henüz cesareti olmayanların olması gereken halse, yüzünü bu istikamete çevirmek ve sabit kadem kalmak mücadelesi vermektir. Burada, Rablerine zikir babında salat ederken aynı zamanda kendilerinden olan öncülere de salat etmeleridir. Yani cari imkânları nispetinde destek verip, onlarla aynı tarafta olduklarına kesin kani olup, dua etmeleridir. 

Zihninizde tarihe gidin ve bir şehir düşünün; düşman tarafından işgal edilmiş. Kadınlar istismar ediliyor, çocuklar katlediliyor ya da esir alınıyor, her şey tahrip ediliyor, tüm kaynaklara el konuluyor ve siz de köleleştiriyorsunuz. Muhtemel tavırlarınız ne olurdu? 

Ya hiç durmaz, hangi imkanlara sahipseniz, bunlarla ve kavi imanınızla mücadele ederdiniz. Bu öncülerin tavrıdır. 

Ya da yüreğiniz bu kadarına yetmez fakat mücadele edenleri sever, onlardan taraf olur, imkân nispetinde yardım eder ve dua ederdiniz. 

Ya da büyük bir korku ve acziyet içerisinde, esarete razı olup, teslim olur ve başınıza gelecekleri beklerdiniz. 

Ya da imanınız ve farkındalığınız, hakka taraf olup, mücadele etmeye yetmez; zillet içerisinde köleliğe razı olur ve emir altına girerdiniz. 

Bugün yeryüzündeki durum bundan farklı değildir. İnsanların fıtratlarına, hakikatlerine açılmış savaşta, hal üç aşağı, beş yukarı budur. 

Halin, hakikati üzere anlaşılması; tavrın, hakikat üzere belirlenmesi ve konulması ancak hal sahibi öncülerin ve salat edenlerin harcı olacağının bilinmesi gerekmektedir. 

Zira bu hal, her şeyin terazinin üzerine konulduğu, tartıldığı ve değerinin belirlendiği bir demde izhar olan haldir. Ve herkes ortaya çıkan değerine göre bir hale tebdil olacaktır. 

Enfal Suresi 42                                                                                                                                                                                                                                                          "O gün siz, vadinin yakın kenarında idiniz, onlar da uzak kenarında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Eğer sözleşmiş olsaydınız dahi, sözleştiğiniz vakitte öyle buluşamazdınız. Fakat Allah, yapılması gereken bir işi yerine getirmek için (sizi böyle buluşturdu) ki helâk olan, açık delille helâk olsun; yaşayan da açık delille yaşasın. Çünkü Allah, işitendir, bilendir."

0 Yorumlar