İnsanların, birey olarak referansları; kendi inanç yapıları, davranışları, ahlakları ve şahsiyetleridir.
Yani taraf oldukları kişi ve kurumlar bu referanslara uygun olarak belirlenip, tercih edilmiştir.
Güncel ya da dönemsel olarak tespit ve tarif edilen sorunlar, ihtiyaçlar ve hedefler de bu referanslara izafeten tespit edilirler.
İçerisinde yaşanılan toplumun temel değerleri, kuruluş anlamları ve ilkeleri, yönetim ve hukuk prensipleri ve bunların uygulamalarına; tam mutabakat sağlamak ya da müessir itiraz geliştirmemek iki nedenledir. Bunlardan bir tanesi, gizli veya aleni kabul ve kendisinde olanla özdeşliktir.
Diğer ise, görüntüde biraz çeşitlilik gösterse bile esasta aynı olgulara dayanan; tesirsiz hoşnutsuzluk, yetmez amacılığı, farkında olmamak konforculuğu, her taraftan farklı görülebilen profil sahipliği gibi hallerdir. Esasta aynı olan unsur ise sağlam bir kökten temayüz etmiş şahsiyetin teşekkülü, nakısası ve özgür olmaktan sarf-ı nazardır.
Müesses yapılar ve düzenler için de durum aşağı yukarı aynıdır. Temel referansların, sistem ve kültür kökleri olması; mutabakatın çerçevesinin, bölgesel ve küresel ölçeklere kadar genişleyebilmesi; bireysel şahsiyetin yerini kültür ve geleneğin alması gibi hususlar, bireysel olana nispetle değişkenlik parametreleridir.
Bireysel, toplumsal ve kurumsal yapı ve ölçeklerde değişim ve tashih imkânları ya da dengeyi bulmak için zaman zaman, farklı ölçeklerde çalkantılar, sallantılar olabilir.
Bunlar aslında fırsat anlarıdır. Bu anlarda, temel referanslar esas alınarak gözden geçirmeler, analizler, muhasebeler yapılır. Bu durum bireysel, toplumsal ve kurumsal tövbe demleridir ki, eğer ortaya çıkan veriler çerçevesinde bir ıslah süreci yaşanırsa, büyük kazançlar elde edilebilir.
Elbette lazım şart referans öznesinin; varlığın, insanların, olguların, oluşların ve ilişkilerin orijinal doğası/ fabrika ayarları olmasıdır.
Bazen de bu çalkantılar; büyük depremler, kırılımlar, hercümerçler, kaoslar formunda; etkileri insan tekinden, küresel sistemlere ve yapılara kadar bütün alan ve ölçeklerde olabilmektedir.
Bu durumlarda analizler, gözden geçirmeler, muhasebeler; varoluşsal anlamlar, telakkiler, tasavvurlar derinliğinden başlayarak, bütün oluş mertebelerinde yapılmak zorundadır.
Zira bu dönemlerden sonra gelişen süreçlerde; topyekûn yok oluş ihtimali; veya açılan yeni alanda sahih, sahici, hakikate uygun olanı inşa edebilmek potansiyeli; ya da uzun dönemli yeni bir yenilgi, esaret, kölelik çağının başlaması olasılığı söz konusu olabilir.
Ontolojik düzeyde yapılacak analiz ve muhasebe neticesinde, mevcut seçeneklere mahkum olmamak ve özgün bir yeniden inşa süreci tercihinde bulunmak; mevcut korkuların yersizliğini, özgür ve sahih bir inşanın imkânsızlığı inancını ve psikolojisini boşa çıkartan bir imkânı içerisinde taşımaktadır.
Zira insanlığı bu denli büyük bir kırılma ve yüzleşmeyle karşı karşıya getiren şey, önceki dönemde yapılmış varoluşsal analizlerin isabetsizliği yani varlık ve oluşların orijinal doğalarına aykırılığı neticesinde oluşan verilerle kurulan hayatlar, sistemler ve bunlara tabi olanların halleridir.
Oysaki varlığın ve oluşların orijinal doğalarının kabulü ve isabetli analizi sonucu elde edilen veriler, insanın imkân ve güç sınırlarını ve bunları müessir kullanabileceği ilişkinin ve duruşun doğasını açıkça ortaya koyacaktır.
İşte böyle bir durumun içerisindeyiz. Varoluşsal mertebeden yapılacak analiz ve okumalar yeni bir imkânın kapısını açmak için büyük bir fırsat sunmaktadır. Bu imkânın farkında olup, yerli yerinde kullanabilmek veya köle gemilerinin dümen suyuna kapılmak ihtimalleri hepimizin hayatının bundan sonrasının mahiyetini belirleyecektir.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?