Iskartaya çıkartılmak deyimi sözlükte; “artık kullanılacak durumu olmadığı için bir yana atılmak” anlamına gelir. Elbette bu ifade, insanın özne olduğu bir dünyada kullanılamaz. Olsa olsa, kullanılabilirliği esas alınan nesneler için geçerlidir.
Fakat modern dünyada mesele tam da buradan başlar. İnsan, artık “ne olduğu” ile değil, hangi süreçte, ne kadar süreyle ve ne işe yaradığıyla tanımlanmaktadır. Katılım hakkı, üretkenlik süresiyle sınırlıdır. Değer, işlevle ölçülür. Anlam, performansa bağlanır. Süreç dışına düşen insan, sessizce görünmezleşir. Yani insan varoluşsal anlam ve değeri ile değil, güncel koşullarda kullanılabilirliği ile anlamlandırılır ve değerlendirilir.
Bu durum, insanların varoluş nedenlerini gerçekleştirebilmeleri için imkan ve fırsat bulabileceği, destekleyici bir ortam için uygun sayılmaz.
Bir insan, uzun yıllar boyunca bir hayatın içinde yer alır. Zamanını, dikkatini, bedenini ve iradesini verir. Karar süreçlerine değil; uygulama süreçlerine dahil edilir. Neyi niçin yaptığı sorulmaz, sadece ne zaman ve ne kadar yaptığı kayda geçer. Hayatı, başkalarının kurduğu hedeflere eklemlenir. Bu süre boyunca “hayatını kurduğu” zannedilir. Sonra bir gün, o süreç biter. Emeklilik denir buna.
Ama gerçekte olan şudur: İnsan, kendisini var ettiğini zannettiği tek bağlamdan koparılır. Yerine yeni bir anlam, yeni bir katılım zemini, yeni bir hareket alanı konmaz. Ona sadece “dinlenme” hakkı verilir. Dinlenecek bir hayatı, sürdürülecek bir amacı, paylaşılacak bir sorumluluğu kalmamışken. Bu noktadan sonra insan, artık içinde bulunduğu ortam için bir özne değildir. Bir yük kalemi, bir maliyet, bir risk unsurudur. Fayda üretmeyen beden; istatistiksel bir bekleyişe alınır.
“Hayatın tadını çıkar” denir ama hayata dokunabileceği hiçbir alan bulamayacaktır. Zira bu ana kadar ne böyle bir düşüncesi, ne arayışı, ne de formasyonu olmuştur.
Trajedi tam burada yoğunlaşır. Çünkü insan, yaşamak için değil; beklemek için konumlandırılır. Hastalanmayı, yaşlanmayı, gücünü yitirmeyi, ölümü beklemek... Ama bu bekleyiş, bir anlamın içinden değil; boşluğun içinden yapılır.
Benzer bir muamele, hayatını kuramamış olanlar için de söz konusudur. Kendine bir amaç bulamamış, bir sistem içinde yer edinememiş, üretim süreçlerine eklemlenememiş insanlar; potansiyel özne olarak değil, sorun başlığı olarak ele alınır. Onlar için de çözüm, katılım değil; idare etmektir. Geçici destekler, oyalayıcı programlar, istatistiksel rahatlatmalar…
Bu insanlar hayata dahil edilmez; hayattan korunur. Iskartaya çıkarma, burada kaba bir dışlama değildir. Tam tersine, son derece düzenli, nazik ve sistematiktir. Kimseye “sen gereksizsin” denmez. Ama kimseye de “sen lazımsın” denmez. İnsan, varlığıyla değil; yokluğunun sorun çıkarmamasıyla değerlendirilir.
En ağır olan ise şudur: Bu muamele, istisna değildir. Bir gün herkesin sırası gelir. Ya yaşla, ya işle, ya hastalıkla, ya da anlamını kaybettiği bir hayatla… İnsan, bir noktada mutlaka yararlanmaya elverişsiz ilan edilir. Ve o andan sonra, kimse ona zarar vermez. Kimse onu ezmez. Kimse ona bağırmaz. Sadece artık onu hesaba katmaz. Iskartaya çıkartılmış insanlık tam olarak budur. İnsanların öldürüldüğü değil, beklemeye alındığı bir dünya. Hayatın sona erdirilmediği ama hayat kurma imkânının geri alındığı bir hayat biçimi. Bu yüzden bugün sorun, insanların ölmesi değil; yaşarken hayattan çıkarılmasıdır. Ve bu hayat tasavvuru değişmedikçe, insanlar yaşamaya devam edecektir… ama hayat, onlarsız kurulacaktır.
Gerçekte bu, ötekinin tümüyle yapıp ta tesirli olduğu bir durumu ifade etmez. Orijinal doğasına uygun bir hayat anlayışı olmayanların, girdiği anda potansiyel ıskarta olmayı gönüllü kabul ettiği bir süreci tarif eder.
Herkesin, akledip anladığı anda, özgür ve özne olarak yaşayacağı bir hayat inşa etmek için başlatabileceği yeni bir döngü imkanı vardır. Tek koşul bilip, istemektir.