İNANÇ VE AHSEN-İ AMEL İNSANI; EHL-İ HÂL

İnsanlık tarihini, çok konuşanlar değil; doğru anda doğru şeyi yapanlar değiştirdi. Medeniyetleri kuranlar, slogan atan kalabalıklar olmadı. Bir hakikate bağlanmış, o hakikati davranışa dönüştürmüş, davranışı ahlaka, ahlakı şahsiyete çevirmiş az sayıdaki insanlar oldu. Onlara bazen öncü dendi, bazen arif, bazen erdemli insan, bazen mücahid. Fakat en derin isimlerinden biri şudur: Ehl-i hâl. Çünkü söz, çoğu zaman iddiadır, hâl ise ispattır.

Bugünkü insanın asıl yoksulluğu, kaynak değil karar yoksulluğudur. Asıl kriz, enerji krizi değil irade krizidir. En büyük kıtlık imkân kıtlığı değil; sahici insan kıtlığıdır. Çünkü insan çoğaldı, ama şahsiyet seyrekleşti. Kalabalık arttı fakat omurga kayboldu. Bilgi çoğaldı, hikmet çekildi. Ve bunun sonucu olarak modern insan, çok bilen ama ne yapacağını bilemeyen bir varlığa dönüştü. Çünkü bilmek başka, emin olmak/inanmak başkadır.

İnanç adamı –ehl-i hâl- tam burada başlar. Onun inancı, rastgele kanaatlerden oluşmaz. Taklitten, modadan, kalabalık psikolojisinden,  konjonktürden beslenmez. İnanç onun için zihinsel bir süs değil; varlığın ana eksenidir. Hakikate uygun bilgiyle başlar; şeylerin doğasına uygun bilgiyle… İsabetli ölçülerle… Hikmetli sınırlarla… Bu bilgiler zihninde yalnızca kavram olarak durmaz; hayale dönüşür, tasavvur olur, sonra duygu kazanır. Duygu yoğunlaşınca kanaat doğar. Kanaat derinleşince eminlik/inanç doğar. Ve inanç karar üretir.

İnsanların çoğu kararlarını korkularından alır. Ehl-i hâl kararını yakininden alır. İşte fark budur. Biri tepki verir. Diğeri hüküm verir. Biri sürüklenir. Diğeri yön tayin eder. Biri mazeret üretir. Diğeri inşa eder. Çünkü ehl-i hâl için doğru davranış, seçeneklerden biri değildir; tabiat haline gelmiştir. Adalet onun için düşünülüp zaman zaman uygulanan bir ilke değildir; refleksidir. Merhamet, stratejik nezaket değildir; karakteridir. Cesaret, öfkenin parlaması değil; hakikat karşısında geri çekilmeyiştir.

Bu yüzden onların anlık kararları bile çoğu insanın uzun müzakerelerinden daha isabetlidir. Çünkü o kararlar anın içinde verilse de yılların inşa ettiği bir iç mimariden çıkar. Bir ok ustası oku bıraktığında düşünmez artık. Yay zaten doğru eğitilmiştir. Ehl-i hâlin kalbi de böyledir. Hakikatle terbiye edilmiş bir kalp, doğruyu sezmekte çoğu zaman akıldan hızlıdır. Buna basiret denmiştir, hikmet denmiştir, dirayet denmiştir. Ve bunlar tesadüf değildir. Şahsiyetin kıvamıdır.

Böyle insanlar neden sürekli güçlü görünür? Çünkü enerjileri nefsi motivasyondan değil, doğru anlamdan ve mesuliyetlerinden gelir. Nefsi motivasyon iniş çıkışlıdır. Hakiki anlam süreklidir. Kararsız insanlar sürekli enerji arar. Ehl-i hâl enerji üretir. Çünkü merkezleri dağınık değildir. İçlerinde savaş yoktur. Bölünmemiş insan yorulmaz. Parçalanmış insan sürekli tükenir.

Bugün nice zeki insanın atalete gömülmesinin sebebi akıl eksikliği değil, iç bütünlük eksikliğidir. Karar veremez, başlayamaz, başlasa sürdüremez, sürdürse derinleştiremez. Çünkü inancı bilgi düzeyinde kalmış, hâle dönüşmemiştir. Davranış, öz inancından değil, fark etmeden ona zerkedilmiş ezber inançtan doğmuştur.  O da dil ehli olmuştur, hâl ehli olamamıştır. Bu yüzden laf çoğalmış, eser azalmıştır. Analiz çok, amel az. Yorum çok, inşa az. Eleştiri çok, üretim az. Bugünün trajedisi budur. Bir medeniyet, lafazanlarla kurulamaz. Sadece fikir beyan edenler dünyayı taşıyamaz. Dünyayı omurgalı insanlar taşır. Ve omurga, sahih ve sağlam inançtan doğar.

Ehl-i hâl mazeret sevmez. Çünkü mazeret çoğu zaman edilgenliğin estetikleştirilmiş halidir. “Şartlar kötü…” “Zaman uygun değil…” “İmkân yok…” “İnsanlar bozulmuş…” Ehl-i hâl bunları duyar ve şunu sorar: “Peki sen ne inşa ettin?” Çünkü bozulmayı teşhis etmek marifet değildir, tamir iradesi marifettir. Çamuru herkes görür. Nehir açmak başkadır. Onlar sızıntı olup bataklıkta birikmezler. Akış ararlar, akışa katılırlar, dere olurlar, ırmak olurlar. Ve sonunda deniz kurarlar. Çünkü bilirler; dünya büyük patlamalarla değil, kararlı akışlarla değişir.

Ehl-i hâl kendini de değerli görür, başkasını da. Bu kibir değildir. Bu ontolojik saygıdır. Kendisini değersiz gören, başkasının hukukunu da koruyamaz. İnsana kıymet vermek, sadece insan sevgisi romantizmi değildir. İnsanın taşıdığı emanete saygıdır. Bu yüzden onların adaleti yalnız insanı değil, eşyayı bile gözetir. Mekânı bozmadan yaşarlar. İlişkiyi yıkmadan itiraz ederler. Mücadele ederken bile ölçüyü kaybetmezler. Çünkü onların savaşları da inşa içindir, yıkım için değil. Bu yüzden bozanlarla mücadele ederler ama bozarak değil. Bu çok ince bir farktır. Zalimle mücadele edip zalimleşmemek… Asıl imtihan budur.

Ve şimdi yüzleşme: Kararsız yaşayan insan, çoğu zaman hakikat eksikliğinden değil, cesaret eksikliğinden acı çeker. Tembellik çoğu zaman beden sorunu değildir, anlam kaybıdır. Atalet çoğu zaman yorgunluk değil, irade çürümesidir. Lafazanlık çoğu zaman zekâ fazlalığı değil, eylem eksikliğinin makyajıdır. İnsan bazen düşünmekten değil, yapmaktan kaçar. Ve kaçışına gerekçe uydurur. Bu metin onun içindir. Ayağa kalk. Mazereti bırak. Karar ver. Hakikate bağlan. Bir işe başla. Bir şey inşa et. Bir yarayı onar. Bir yük kaldır. Bir haksızlığa itiraz et. Bir iyiliği örgütle. Çünkü insan ancak inşa ederken büyür, olgunlaşır; seyrederek değil.

Ehl-i hâl olmak, mistik bir ayrıcalık değildir. İnsanın fabrika ayarıdır. Fıtratın çalışır halidir. Hakikatle kurulmuş bilgi… Bilgiyle kurulmuş tasavvur… Tasavvurla güçlenmiş duygu… Duyguyla kesinleşmiş inanç… İnançla isabet bulan karar… Kararla ahlaka dönüşen davranış… Davranışla ve ahlakla şahsiyetine kavuşan insan… İşte ehl-i hâl budur.

Ve dünya hâlâ onların omuzlarında dönüyor. Sessizce, gösterişsizce; çoğu zaman adı bilinmeden. Ama medeniyet dediğimiz büyük bina, hep onların görünmeyen elleriyle ayakta duruyor. Çünkü sonunda tarih, konuşanları değil, hakikati davranışa dönüştürenleri hatırlıyor. Cennette sadece bunları kabul ediyor. 

0 Yorumlar