GEÇİŞ

Gözlerim yavaş yavaş fakat benim iradem dışında kendiliğinden kapanmaya başladı. Belli belirsiz flu bir tablo görüyorum. Fakat bu gördüğüm tek şey değil, bununla ters orantılı netlikte bir manzara daha var. Hayal mi diyeyim, geçiş mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim.

Önce net olarak gördüğümü içinde bulunduğum halin görüntüsü, belirsiz olanı da, içinden çıkan yeni tablo gibi algıladım fakat gerçek bu değildi. Gittikçe puslanıp kaybolan, halin görüntüsü; netleşen ve keskinleşense, yeni bir durumdu. Bu çok anlayabileceğim bir şeyi ifade etmiyordu ama birden anladım. Bu hayatım boyunca bilip, tecrübe ettiğim bir şey değil, ilk defa karşılaştığım bir keyfiyetti ve bu nedenle idrakte zorluk çekiyordum.

Bakış keskinleşti, idrak netleşti. Artık eskinin olduğu ortamda, boyutta, hayatta değildim. Yeni bir hayatta, boyuttaydım ve hayretamiz biçimde her şeyi görüyor ve biliyordum.

Hayatımın büyük bölümünü, bunları öğrenmek için sarf ettiğim, bilgilerin, o zaman yüklediğim anlamlara göre, güç verici, gurur kaynağı, prestij unsuru vasıfları, burada adeta çok keskin cam kırıklarına dönmüştü. Her şeyi, kesin, keskin, net, şüphesiz, yalansız, kandırmasız görüyordum. Fakat bunlar beni lime lime ediyorlardı. Neden dedim, bunlardan çok azını, daha az doğrusunu bildiğim zamanlardaki mutluluğumdan eser yok. Bu soruma da anında kesin cevap buldum; artık sınırlayanların, saptırıcıların, aldanma talepleri oluşturanların yok. Burada saf gerçek var.

Ve saf gerçek, insanın sandığı gibi serin, rahatlatıcı, huzur verici bir açıklık değildi. Saf gerçek, üzerimdeki bütün elbiseleri —sadece bedenimi değil, gerekçelerimi, bahanelerimi, kendime anlattığım hikâyeleri— bir anda söküp alan bir rüzgâr gibiydi. Ne saklanacak bir köşe vardı, ne de geciktirecek bir zaman.
Artık “sonra düşünürüm” yoktu.
Artık “şartlar böyleydi” yoktu.
Artık “niyetim iyiydi” cümlesi, anlamını yitirmiş, içi boş bir kabuk gibi önümde duruyordu.
Anladım ki, hayattayken “bilmek” dediğim şeylerin büyük kısmı; hakikate yaklaşmak değil, hakikatin etrafında güvenli bir mesafe kurmaktan ibaretmiş. Bilgiyi, gerçeğe teslim olmak için değil; gerçeği bana yaklaşmasın diye kullanmışım. Kendime zırh yapmışım. Burada ise zırh yoktu. Bilgi, taşıyana güç vermiyor; taşıyanı tartıyordu.
Ve tartı bozulmazdı.
Bir zamanlar “akıllılık” diye övündüğüm hesaplar;
“denge” diye savunduğum suskunluklar;
“zaruret” diye meşrulaştırdığım eğrilikler…
Hepsi, şimdi tek bir kelimeyle adlandırılıyordu: kaçış.
Kaçtığım her şey, artık önümdeydi.
En sarsıcı olan şuydu: Kimse beni suçlamıyordu. Kimse bağırmıyor, tehdit etmiyor, yargılamıyordu. Ama tam da bu yüzden dayanılmazdı. Çünkü hakikat, suçlamaya ihtiyaç duymaz. Hakikat, sadece gösterir. Gösterdiği şeyle seni baş başa bırakır. Ve insan, kendinden daha ağır bir yükle ilk defa karşılaşır.
Kendi gerçeğiyle.
Burada anladım ki, dünyadayken en büyük aldatma; kötülüğün çirkin, yanlışın itici, yalanın kolay fark edilir olduğuna dair inançmış. Oysa gerçek çok daha sinsiymiş. Yanlış, çoğu zaman makul görünerek gelirmiş. Yalan, çoğu zaman iyi niyet kılığına bürünürmüş. Ve insan, kendine karşı en mahir avcıymış.
Şimdi görüyorum: Bana verilen ömür, bir “imkân”dan ibaretmiş. Ne bir hak, ne bir kazanım. Sadece emanet. Ve ben emaneti, çoğu zaman sahibi yokmuş gibi kullanmışım. Kendime ait sandığım kararların, arzuların, yönelişlerin; aslında beni yavaş yavaş merkezimden uzaklaştıran küçük sapmalar olduğunu şimdi fark ediyorum.
Daha acısı şu:
Doğruyu bilmiyordum demek, artık mümkün değildi.
Çünkü doğru, bana defalarca dokunmuş.
Ama ben, onu rahatsız edici bulduğum her yerde susturmuşum.
Burada zaman yoktu ama pişmanlık vardı.
Burada geri dönüş yoktu ama fark ediş vardı.
Ve fark ediş, geri dönüşten daha yakıcıydı.
Son bir şey daha netleşti zihnimde —hayır, zihnim demek eksik kalır; varlığımda netleşti:
İnsan, hakikati kaybettiği için değil; hakikate rağmen kendini seçtiği için düşermiş. Ve düşüş, yere çarpınca değil; kaçış bittiğinde hissedilirmiş.
Şimdi kaçacak yer yoktu.
Ve ilk defa, bu kadar açık, bu kadar çıplak, bu kadar net bir cümle yankılandı içimde:
“Keşke daha az bilseydim de, daha çok teslim olsaydım ve bildiğimle en doğru davranışları gerçekleştirmeye çalışsaydım."
Ama burada “keşke”ler, sadece gerçeğin ne kadar geç fark edildiğini gösteren sessiz tanıklardı.
Ve ben, artık tanıktım.
Hem kendime,
hem hakikate,
hem de geri dönülmez bir yüzleşmeye.

0 Yorumlar