İnsan, yaratılmışların en karmaşık ve en kırılgan öznesidir. Çünkü o, sadece yaşayan bir varlık değildir; anlam arayan, karar veren, inşa eden ve bozabilen bir varlıktır. Bu yüzden insanın sorunu sadece nasıl yaşadığı değil; neye göre yaşadığıdır.
Bugün insanlık, bilgi bolluğu içinde yönünü kaybetmiş; güç üretme kapasitesi arttıkça hakikatten uzaklaşmış; sistem kurdukça o sistemlerin esiri hâline gelmiştir. Sorun, teknik yetersizlik değil; referans kaybıdır.
İşte tam bu noktada “fıtratın insanı” kavramı ortaya çıkar. Bu kavram bir ideal insan tipi değil; varlığın hakikatiyle uyumlu bir hayat kurmanın zorunlu modelidir.
Fıtratın insanı, hayatına kendini merkeze alarak başlamaz. O, önce şu gerçeği kabul eder: Hakikat, insanın kurduğu bir şey değildir. Hakikat, keşfedilen ve teslim olunandır. İnsan, hakikatin üreticisi değil; muhatabıdır. Kurulan şey hakikat değil; hakikate uygun anlam ve düzendir.
Bu ayrım yapılmadığında insan, kendini ölçü zanneder. Ve kendini ölçü zanneden insan, kaçınılmaz olarak ölçüyü bozar.
Fıtrat, çoğu zaman yanlış anlaşılır. O, yalnızca bir vicdan hissi ya da içsel sezgi değildir. Fıtrat, insanın hakikati tanımaya ve yaşamaya elverişli yaratılış özellikleri ve ölçüsüdür. Fıtrat, hakikati üretmez; ama hakikati tanıma imkânını taşır. Bu yüzden vahiy hakikatin kaynağıdır; fıtrat ise o hakikati tanıma ve o çerçevede yaşama potansiyelidir. Bu iki yapı ayrılmaz; biri diğerinin yerine geçmez.
Fıtratın insanı, kendini üç temel konumda kurar: Allah karşısında kul, varlık karşısında emanetçi ve hayat karşısında inşa edici özne. Bu üçü birlikte kurulmadığında insan ya kendini ilahlaştırır ya sistemi putlaştırır ya da hayatın nesnesi hâline gelir. Oysa fıtratın insanı özgürdür ama başıboş değildir; güçlüdür ama malik değildir; bağımsızdır ama hesapsız ve sorumsuz değildir.
Fıtratın insanı, hayatı akıp giden bir süreç olarak görmez. Hayat onun için, her an yeniden kurulan bir anlam ve sorumluluk alanıdır. Her karar bir inşa, her tercih bir yön tayinidir. Bu yüzden hayat tesadüf değil, refleks değil, alışkanlık değil; bilinçli bir kurulumdur.
Fıtratın insanı, “iyi” ile yetinmez. Onun hedefi ahsen-i ameldir; yani en doğru, en isabetli, en hikmetli davranışı üretmektir. Bu, basit bir iyilik anlayışı değildir. Ahsen-i amel; hakikate uygunluk, niyet temizliği, ilkeye sadakat, bağlama uygunluk, zamanlama isabeti, yöntem temizliği, adalet dengesi, merhamet derinliği ve sürdürülebilirlik gibi birçok parametrenin birlikte sağlanmasıdır.
Ve en kritik şart şudur: Meşru olmayan hiçbir yol, arzu ve sonuç adına meşrulaştırılamaz. Bu yüzden öncelik sırası nettir: Meşruiyet asla aşılmaz; ardından insan onuru ve yöntem temizliği korunur; sonra adalet ve istikamet gözetilir; en son bağlam, zamanlama ve etki değerlendirilir.
Fıtratın insanı, hayatını dört sınır içinde kurar: meşruiyet sınırı, istikamet sınırı, yöntem sınırı ve insan onuru sınırı. İnsan onuru burada, insanın özne oluşunun, irade ve sorumluluğunun iptal edilmemesi; korku, bağımlılık ve nesneleştirme ile yönetilmemesidir. Bu sınırlar aşıldığında, elde edilen başarı bile çürümenin bir biçimidir.
Hiçbir insan bir anda bozulmaz. Hiçbir sistem bir anda çökmez. Bozulma her zaman küçük küçük başlar; kavram kayar, niyet bulanır, küçük tavizler normalleşir, hak esnetilir, güç kendini hakikat zanneder. Ve sonunda yanlış normal olur, doğru anormal sayılır. İşte bu noktaya toplu çürüme denir.
Fıtratın insanı, kusursuz değildir. Ama şu döngüyü işletir; sapma, farkındalık, onarım, tahkim ve yeniden istikamet. Ve sistem çürüdüğünde inşa devreye girer. İnşa küçük düzeltme değildir; yeniden kurulumdur. Dili yeniden kurmak, talebi düzeltmek, gücü sınırlamak ve yeni nesil yetiştirmek demektir.
Her sistem zamanla bir döngüden geçer. Doğuş, büyüme, olgunluk, bozulma ve çöküş ya da yeniden inşa. Sorun bozulma değildir; sorun bozulmayı fark etmemektir.
Her sistem üç tip insan üretir. Fıtratın insanı, sistemi kurar; konformist insan, sistemi sürdürür ama yavaş yavaş bozar; fırsatçı insan ise sistemi içeriden çökertir. Bu yüzden fıtratın insanı sadece kendini düzeltmekle kalmaz; sürekli insanların inşası için şahit ve vesile olur.
Her doğru modelin bir kaderi vardır. Başarılı oldukça içi boşalır. Fıtrat kavramı da zamanla slogana, kimliğe ve araca dönüşebilir. Bunun işareti şudur; kavramlar çoğalır ama muhasebe yoktur; aidiyet vardır ama adalet yoktur; söylem vardır ama bedel yoktur. Bu durumda model bozulmuştur.
Bu yüzden fıtratın insanı canlı, öğrenen ve kendini koruyan bir sistem kurar.
Bu sistem şu döngüyle işler: istikamet, uygulama, gözlem, muhasebe, tashih, tahkim ve yeniden istikamet. Her krizden sonra sistem daha güçlü hâle gelir.
Sonuç olarak fıtratın insanı; hakikati doğru kaynaktan alıp ona teslim olan, kendini sürekli muhasebe eden, sapmayı erken fark eden, davranışta ahsen-i/en doğruyu üreten, sistemi kuran ve koruyan, sistem çürüdüğünde yeniden inşa eden ve her döngüde istikameti güçlendiren insandır.
İnsan ya hakikate göre yaşar ya da şartlara göre savrulur. Fıtratın insanı savrulmayı kader kabul etmez. O, hayatı hakikate göre kurar. Ve bu yüzden fıtratın insanı sadece kendini kurtaran değil; hayatı, sistemi ve geleceği inşa eden insandır.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?