Sabahın ilk ışığında şehrin kameralarına vururken, dört ayrı yerde dört ayrı 'an' doğdu. 

Mert, telefonuna eğilmişti. Gece boyunca biriken hikayeleri birer birer kaydırıyor, onun satırında zihninin içinde küçük bir hüküm kuruyordu: 'Buna inanılır mı?', 'Bunu kim yazdı?', 'Bunlar hep aynı.' O sırada günlük bir paylaşımın üstünde durdu. İçinde ince bir öfke kabardı; Öfke, kendini doğru hissetmenin kısa yolu. 'Bir şey demek lazım,' dedi içinden. Yazdı, bastı, gönderdi. Bir cümle. Kısa. Keskin. 'Benim sözüm,' sandı; hâlbuki o söz, bir sonraki insanın içine düşecek bir kılavuzdu artık. 

Aynı dakikalarda Elif bir sınıfın kapısı açılıyordu. Yirmi beş çift göz, daha o konuşmadan onun ruhu hâlini tartıyordu. Elif, yorgundu; ama yorgunluk sadece bedende olmaz, bazen insanın niyetine çöker. 'Bugün idare edelim' diye içinden geçti. Dersi bir standart indir: hızlı, ölçülebilir, sessiz. Bir cisim havada kaldı. Elif görmedi, görmemeyi seçti. Sınıfta bir çocuk, 'Demek ki istemek gereksiz,' diye bir tutum edindi; O tutum, günün sonunda evde taşınacak bir şekilde sürdürülüyordu. 

Şehrin başka ucunda, Cem bir toplantı masasının başındaydı. Bir dosya, bir imza, bir karar… İnsan hayatı bazen bir bölümün içine sığdırılır; sonra o satırın birinin kaderine dönüşümü. Cem'in elindeki karar, küçük bir haksızlığı 'kolaylık' diye meşrulaştırılıyordu. 'Zaten herkes böyle yapıyor' dedi; bu cümle, insanın sorumluluğundan kaçmak için kullandığı en eski maskelerden biridir. İmzaladı. O imza bir 'durum' üretti: bir başkasının gücünün daraldığı bir durum. 

Ve Zeynep, sabah pazarına inmişti. Tezgâhın başındaki satıcıyla göz göze geldi. Satıcı, dün akşam Mert'in yazdığı o keskin cümleyi okumuş, içindeki odağı biriktirmişti. Öfke birikir; birikince bir yerden sızar. Zeynep'e sert çıktı. Zeynep'in içi burkuldu; burkulma, fitratın yanlışla temas etmesi durumunda ortaya çıkan rahatsızlıklar. 'İnsanlar ne kadar kaba oldu' diye düşündü. Eve dönerken apartmanın kapısında komşusuna selam söylemek. Komşu, bunu 'bana değer veriyor' diye okudu. Akşam, o komşuların çocuklarına daha sert konuştu. Çocuk ertesi gün Elif'in sınıfında bir arkadaşına itirazı yumrukla yaptı. Elif, 'disiplin' diye bağırdı. Mert, bir video gördü: 'Okullarda şiddet.' Yine yazıldı. Cem, 'toplumsal huzursuzluk artıyor' raporuna imza attı. Satıcı, 'insanlar iyice bozuldu' diye söylenerek birini daha kırdı. 

Dört insanın gününde sıradan, birbirinin hayatında görünür iplerle böyle bir zincir hâline geldi. Kimse 'ben başlattım' diyemezdi; fakat herkes, kendi çalışmasının devam etmesi gerekiyordu. Zira hayat, tek tek anların toplamı değil; Anların birbirleriyle doğurma biçimidir. Hayat, yalnızca insanların yaşamlarını sürdürdüğü bir yer değildir. Hayat bütün çalışıyor.

insanlarda görülen koşullar yalnızca mevcut değildir, dolaylı olarak kendilerine de geri döner. İnsanların yalnızca kişisel kaderine dokunmazlar. İnsanlar, içinde yaşadıkları hayatın dokusunu birlikte örerler. Ve olaylar içinde kendileri de yaşarlar. 

Hakikatte insan, onun bir durumun içindedir. Durum, sadece dış şartların bir fotoğrafı değildir; İnsanın onu nasıl okuduğu, nasıl anlamlandırdığı, hangi merkez ve ölçülerle değerlendirdiğiyle 'durum' olur. Sonra insan, o okumanın içinden bir tutum çıkarır: bir yöneliş, bir niyetli, bir iç karar. Bu tutum, er ya da geç davranışa döner; çünkü davranış, insanın fıtratı, iradesi ve bilinci ile, hayatla temas noktasıdır. Davranış süreci anda yeni bir durum doğar; o durum da bireysel algısına düşer, onların tutumunu kurar, onların davranışlarını çağırır. Böylece hayat, sonsuz bir döngü gibi akar: durum–tutum–davranış… Ve yeniden durum… 

Bu döngüde kimse seyirci değildir. İnsan, 'ben kendi halime bakarım' der ve hatta bir davranış üretir. Görmezden gelme de bir davranıştır, susmak da bir davranıştır, dairelik de bir davranıştır. İnsan, farkında olsa da olmasa da hayatın inşasına katılır. Kendi hayatını inşa ederken bakımını da tamamlamakla oluşur; Bazen sağlam, bazen çatlak, bazen de oluşturulmuş bir yapıdır. 

İnsan hayatı çoğu zaman büyük olayların ürünüymüş gibi anlatılır. Savaşlar, devrimler, büyük anlaşmazlıklar, güçlü liderler… Oysa hayatın gerçek anlatımı yukarıda özetlendiği gibi, daha sessizdir. Onun deliliği onun bir durumu içindedir. Bir söz duyar, bir olay görür, bir davranışla karşılaşır, bir imkan ya da bir zorlukla yüzleşir. Bu durumun önünde insanın zihni ve kalbi merkezinde kalamaz. Durumun bozulması, anlamlandırılır ve bir tutumdan oluşur. Tutum ise kaçınılmaz biçimde davranışa dönüşür. Davranış yeni bir durum üretir. Bu yeni durum başka insanların hayatına girer. Onlar da bu durumu okur, tutumu alır ve davranışları üretir. Böylece hayat, görünür bir zincir gibi birbirini izleyen durum–tutum–davranış halkalarıyla ilerler. Bu döngü hiç durmaz ve insan, farkında olsun ya da olmasın, bu döngünün zorunlu bir aktörüdür. 

Hiç kimsenin hayatı dışında kalamaz. Hiç kimse etkisiz değildir. Çünkü onun davranışı yeni bir durum üretir ve onun durumuna başka insanların hayatına dokunur. Ama bundan daha derin bir gerçek vardır. Hayatin bütün büyüklüğü için, insanların sadece bireysel hayatlarını etkilemezler. 

İnsanların birlikte yaşadığı hayatın gidişatına göre, onların kendi hayatları da şekilleniyor. Bu nedenle insan hem değerlerinin mimarıdır hem de kendi sahiplerinin zeminini dolaylı olarak sürekli yeniden kurmaktadır. 

Bununla birlikte asıl yüzleşmedir: Davranış, yaşamın hayata yansıyıp yansımasını ifşa eder. İnsan, 'ben doğruyu biliyorum' dediğinde, doğruyu bilip bilmediğini değil; Doğru sandığını ne kadar yaşadığını konuşmalıdır. 

Çünkü davranış, zincirli bir süreçtir. Algı, bilgi, niyet, irade, karar ve eylem… Bu zincirin herhangi bir halkası bozulduğunda, insanın dışarıya verdiği şey sadece bir hareket değil; bir anlam, bir atmosfer, bir örneklik olur ve o örneklik, başkalarının iç dünyasında yeni okumalar üretir.

Tam burada 'sorumluluk' kelimesi, gündelik ahlâkın dar kalıbından çıkıp ontolojik bir ağırlık kazanır. Niyet, irade ve sorumluluk, davranışın ahlaki motorudur; 'neden yaptı?' sorusunu sahici biçimde çözer. İnsan kendini 'şartlar beni buna itti' diye temize çıkarttığında, davranışı, dış şartların sonucu sanma yanılgısına düşer. Oysa davranış, dış şartların zorunlu neticesi değildir. Şartlar bir durumdur; insan o durumu hangi bilgiyle okuduysa, tutumunu o bilgi biçimlendirir. Demek ki insanın en kritik özgürlüğü, 'neye göre okuyorum?' sorusunun içindedir.

İnsan çoğu zaman insan sadece kendi hayatını yaşadığını zanneder. Oysa gerçekte insanlar yalnızca kendi hayatlarını değil, birbirlerinin hayatlarını da etkilerler. 

Bir öğretmenin sınıfta söylediği tek bir cümle, bir çocuğun kendine güvenini kırabilir ya da bütün hayatını değiştirecek bir cesaret tohumu ekebilir. Bir babanın sabırsız bir öfkesi, bir çocuğun ruhunda yıllarca kapanmayan bir yara bırakabilir. Bir arkadaşın samimi bir sözü, karanlık bir ruhu aydınlatabilir. Bir yöneticinin adaletsiz kararı, onlarca insanın hayat rotasını değiştirebilir.

Bir toplumun kurduğu düzen, milyonlarca insanın kaderini şekillendirebilir. 

İnsanlar birbirlerinin hayatına sürekli olarak durumlar üretirler ve bu durumlar insanların;
algılarını, tasavvurlarını, duygularını, inançlarını, kararlarını, davranışlarını ve nihayet hayatlarının yönünü etkiler. Fakat aynı zamanda insanlar, birlikte ürettikleri bu hayatın içinde yaşarlar. Bu yüzden insanların ürettiği davranışlar yalnızca başkalarını değil, kendilerini de dolaylı olarak etkiler. Zulüm üreten bir toplumun içinde zalimler de huzur bulamaz. Adalet üreten bir toplumda ise adil insanlar daha güçlü bir hayat zemini bulur. Bu nedenle insanın etki potansiyeli sandığından çok daha büyüktür. Ama aynı sebeple sorumluluğu da büyüktür.

İşte bu yüzden, davranışın hiçbir kimsenin hukukunu olumsuz etkilememesi için, davranışın mahiyetini belirleyen bilginin kaynağı hayati bir meseledir. İnsanlar birbirinden farklı olabilir; kültür, mizaç, tecrübe, eğitim değişebilir. Fakat fıtrat; varlığın ve insanın yaratılışsal işleyiş sabitidir; değişen, bu sabitle kurulan ilişkidir. Fıtrat, insanın ortak paydasıdır. O hâlde adaletli, isabetli, bütüncül ve sürdürülebilir bir hayat inşası, fıtratı merkeze alan bir bilgiyle mümkündür. Zira fıtrat; doğru davranışta huzur, yanlış davranışta rahatsızlık üretir. Bu rahatsızlık, bir 'psikolojik arıza' değil; insanın içindeki ölçünün alarmıdır.

Burada kritik bir soru ortaya çıkar: insan davranışının mahiyeti neye göre belirlenecektir?
Çünkü davranış yalnızca bireysel bir tercih değildir. Davranış yeni bir durum üretir. Ve bu durum başkalarının hayatına girer.

Eğer davranışın kaynağı yanlış bir bilgi ise, ortaya çıkan durumlar da yanlış olur. Yanlış durumlar yanlış tutumları doğurur. Yanlış tutumlar yanlış davranışlar üretir ve bu döngü büyüyerek toplumsal bir bozulmaya dönüşür. Bu nedenle davranışın mahiyetini belirleyen bilginin insanların ortak paydasına dayanması gerekir.

İşte burada fıtrat bilgisi devreye girer. Fıtrat, insanın orijinal yaratılış özellikleridir. Adalet duygusu, merhamet, hak bilinci, iyiliğe yönelme, zulme karşı rahatsızlık, paylaşmak… Bunlar kültürlerin, ideolojilerin ya da çağların ürünü değildir. Bunlar insanın yaratılışında bulunan ortak hakikatlerdir. Bu nedenle davranışın mahiyetini belirleyecek en sağlam referans fıtratın bilgisidir. Zira bu bilgi herkes için ortaktır ve kimsenin hukukunu ihlal etmez.

Fıtratın bilgisiyle şekillenen davranış ahsen davranıştır. Ahsen; en doğru, en isabetli, en adaletli, en dengeli, en etkili ve en sürdürülebilir olan demektir. Ahsen davranış yalnızca iyi niyet değildir. Ahsen davranış; doğru bilgiye dayanır, adaleti gözetir, bütüncül sonuçları dikkate alır, insanın doğasına uygundur, başkalarının hukukunu ihlal etmez, hayatı imar eder. Bu nedenle ahsen davranış yalnızca bireysel bir ahlak meselesi değildir. Ahsen davranış hayatın inşa biçimidir.

Eğer insanın her davranışı yeni bir durum üretiyorsa ve bu durum başkalarının hayatını etkiliyorsa ve aynı zamanda bu durumların toplamı insanların yaşadığı hayatı da yeniden şekillendiriyorsa; o zaman insanın hayatındaki temel soru şudur: 

Ben hayatın nasıl bir inşasına katkı veriyorum?

Her davranış ya hayatı güzelleştirir ya da hayatı bozar. Her davranış ya adalet üretir ya da zulmün zeminini hazırlar. Her davranış ya insanların ruhunu genişletir ya da daraltır. Bu yüzden insanın varlık nedeni yalnızca yaşamak değildir. İnsanın varlık nedeni hayatı ahsen biçimde inşa etmektir. Ve bunun yolu davranışların fıtrat bilgisiyle mahiyetlendirilmesidir.

Bu noktada insanın hayatında oluşması gereken bir kök bilinç vardır. Her durum bir imtihandır. Her tutum bir yön tayinidir. Her davranış bir inşa faaliyetidir. İnsan, hayatın mimarisinde sürekli çalışan bir ustadır. Ama çoğu insan bu ustalığı fark etmeden yaşar. Davranışlarının hayatın büyük dokusunda nasıl bir iz bıraktığını düşünmeden. Oysa insan bir gün durup şu soruyu sormalıdır: 

Benim davranışlarım insanların hayatına nasıl durumlar üretiyor?

Ben insanların ruhunda nasıl kapılar açıyorum? 

Ve daha derin bir soru: 

Benim davranışlarım nasıl bir hayatın oluşmasına katkı veriyor ve o hayatın içinde ben nasıl bir dünyada yaşayacağım?

Bu sorular insanın uyanış noktasıdır.

Bu hakikati görmek yalnızca zihinsel bir farkındalık değildir. Bu hakikati görmek imanın başlangıcıdır. Çünkü insan artık şunu anlar. Hayat tesadüflerin toplamı değildir. Hayat insanların davranışlarının dokuduğu bir ağdır ve bu ağın içinde herkes birbirinin kaderine dokunur.

Bu yüzden insanın sorumluluğu büyüktür. İnsan davranışlarını rastgele üretemez. İnsan davranışlarını; fıtratın bilgisiyle, adalet bilinciyle, hak sorumluluğuyla üretmek zorundadır.

Her insan hayatın büyük inşasında bir ustadır. Her söz bir tuğladır, her davranış bir taş, her karar bir kemer. Ve bu yapı ya insanlığı yücelten bir medeniyet olur ya da insanı ezen bir enkaza dönüşür. 

Bu yüzden insanın en büyük meselesi şudur: durumları doğru okumak, tutumları fıtrata göre belirlemek, davranışları ahsen biçimde üretmek. İnsan bu bilinci fark ettiğinde hayatına yeni bir dikkat doğar. Artık hiçbir davranış küçük değildir. Çünkü bazen bir hayatın kaderi atılan bir mesajla etkilenir. Ve bazen o mesaj insanın kendi hayatının yolunu da farkında olmadan düzeltir veya bozar.

Ne var ki çağın güçlü rüzgârı başka bir yöne üflüyor. Veri merkezli düzen, insanı 'ölçülebilen' parçaya indirger; ölçülemeyen insanı yok sayar. Böyle bir bakışta insan, sayıların toplamına dönüşür; niyet görünmez olur, vicdan ölçülemez sayılır, şahsiyet gereksiz bir lüks gibi sunulur. Oysa şahsiyet, ilke, karar ve davranışın bütünlüğüdür; insanın hayatı inşa ederken hangi merkezde durduğunu gösteren ana eksendir. Şahsiyet zayıfladığında, davranış döngüsü 'etki üretir' ama 'hak üretmez'; 'sonuç verir' ama 'adalet vermez.' Ve insan, başkalarının hayatına dokunurken, farkında olmadan onların iç dünyasında yeni yaralar açar.

Burada güç haritasını net görmek zorundayız; çünkü döngü sadece bireylerin değil, toplumsal aktörlerin de elinde büyür. Birey, kendi anını yaşadığını sanır; fakat çoğu zaman ona 'ne okuyacağını' ve 'nasıl okuyacağını' fısıldayan büyük mekanizmalar vardır. Eğitim, insanı standarda indirgediğinde; hukuk, gücün kılığına büründüğünde; din, ritüele sıkıştığında insan tasavvuru bozulur. İnsan tasavvuru bozulunca davranış mekanizması da bozulur. Algı sığlaşır, niyet zayıflar, irade gevşer, sorumluluk dağıtılır. Sonra herkes birilerini suçlar; oysa suç, çoğu zaman bir kişinin değil, bir paradigmanın dilidir.

İnsan, hayatı 'kendiliğinden akan bir nehir' sanmayı bırakmadıkça, adaleti bir tesadüf gibi bekler. Hayat, tesadüflerle değil; tutumlarla kurulur. Tutumlar ise bilgiyle beslenir. Bilgi, fıtrata yaslanmıyorsa, insanın davranışı ya körleşir ya da başkalarının hukukunu çiğneyen bir araç hâline gelir. Bugün birçok insanın 'iyi niyetle' yaptığı şeyin bile kırıcı olmasının sebebi budur. Niyet tek başına yetmez; niyeti taşıyan bilgi yanlışsa, davranışın mahiyeti bozulur.

Öyleyse ana dikkat noktası şudur: İnsan, her davranışının bir durum ürettiğini ve o durumun başkalarının iç dünyasında yeni tutumlar doğurduğunu iman ciddiyetinde kavramalıdır. Buradaki 'iman', kuru bir kabul değil; bilginin hayata yansımasıdır. İman, insanın davranışına sinmeyen bir iddia değildir; davranışın içine inmiş bir hakikat disiplinidir. Çünkü davranış, insanın kendini ele verdiği yerdir.

Farkındalık burada kilit bir kapıdır: İnsan; içinden geçenleri, dışarıdan gelenleri ve bunların kaynağını, yönünü, etkisini ayırt edebilme kapasitesini geliştirmeden, döngünün sürüklediği bir nesneye dönüşür. Farkındalığı olmayan insan, durumları 'olduğu gibi' değil, 'kendine öğretildiği gibi' okur. Sonra o okumayı hakikat sanır; tutumunu ona göre kurar, davranışını ona göre üretir. Böylece hem kendi hayatını hem de temas ettiği herkesin hayatını, farkında olmadan başkalarının yazdığı bir senaryonun içine yerleştirir.

Kritik eşikler de burada belirir. 

Birincisi, 'okuma anı'dır. Durumu hangi merkezle okuyorsun? 

İkincisi, 'niyet anı'dır. İç tutumun hangi amaçla şekilleniyor? 

Üçüncüsü, 'irade anı'dır. Kolay olanı mı seçeceksin, doğru olanı mı? 

Dördüncüsü, 'eylem anı'dır. Davranışın, başkasının hukukunu gözetiyor mu, yoksa onu zedeliyor mu? 

Bu eşiklerin her birinde insan, ya fıtratla uyumlu bir huzura yaklaşır ya da fıtratın rahatsızlık alarmını susturmayı öğrenir. Alarmı susturmak, problemi çözmez; sadece insanı hissizleştirir. Hissizleşen insan, en tehlikeli insandır. Zira kırar, ama kırdığını anlamaz. 

Sonuç olarak, insanın ve hayatın varlık nedenini, 'ahsen davranış'ı mümkün kılacak bir bilinç ve çabaya yönelmek; en doğru en isabetli en adaletli en etkili en bütüncül ve en sürdürülebilir olanı aramak gerekmektedir. Bu arayış, bir estetik tercih değil; insanın fıtratının mecburiyeti, hayatın varlık nedenidir. Çünkü insanın hayatı, sadece kendi iç dünyasının hikâyesi değildir; başkalarının hikâyesine sürekli cümle yazan bir kalemdir. Kalemin mürekkebi bilgi, kalemin yönü niyet, kalemin baskısı iradedir; ortaya çıkan metin davranıştır. Ve o metin, başkalarının kaderine karışır.

Bu yüzden kök bilinç şudur. 'Ben, her an bir durum üretiyorum; ben, her an birinin dünyasında bir tutum doğuruyorum; ben, her an bir davranış zincirinin halkasıyım.' Bu bilinç, insanı ağırlaştırmaz; insanı gerçek kılar. Zira insan, sorumluluğu taşıyabildiği ölçüde insan olur. Şahsiyet, tam da burada inşa edilir; ilke, karar ve davranışın bütünlüğüyle...

Hayat, büyük laflarla değil, küçük anların mahiyetiyle değişir. Ve küçük anların mahiyeti, insanın hangi bilgiyle yaşadığına bağlıdır. Fıtrat bilgisiyle mahiyetlenen bir davranış, sadece 'iyi' bir davranış değildir; yeni bir hayat inşa eden bir davranıştır. Bu döngü hiç durmayacak. Öyleyse kendi halkamızı sağlam tutmayı seçmek zorundayız. Çünkü seçemediğimizi sandığımız her an, aslında başkaları tarafından seçilmiş bir hayatın içine düşeriz.

 https://youtu.be/jSvJslQ8dps?si=mlgMbW2Uae24QYPV

 

 

0 Yorumlar