Dava kavramı, üzerinde en çok konuşulan fakat en az anlaşılan kavramlardan biridir. Çoğu insan davayı bir fikre sahip olmakla, bir gruba mensup olmakla, bir kuruma destek vermekle, bazı faaliyetlere katılmakla veya belirli idealleri savunmakla karıştırır. Oysa bunların hiçbiri tek başına dava değildir. Bunlar ancak bir davanın içerisinde yer alabilecek faaliyetler, araçlar veya görünür tezahürler olabilir. Çünkü dava, bir faaliyet değil, bir hayat organizasyonudur. Bir etkinlik değil, bir istikamettir. Bir proje değil, uzun soluklu bir yürüyüştür. Bir hedef değil, hedef gerçekleşinceye kadar devam eden iradi ve sistemli bir inşa sürecidir.
Dava, özü itibariyle bir hakikatin, bir iyiliğin, bir adalet anlayışının, bir hayat tasavvurunun veya insanlık için değerli görülen bir amacın hayata hâkim olması için verilen uzun vadeli ve kararlı mücadeledir. Bu mücadele yalnızca istemeyi değil, gerçekleştirmeyi; yalnızca konuşmayı değil, inşa etmeyi; yalnızca eleştirmeyi değil, çözüm üretmeyi içerir. Dava sahibi insan, mevcut durumdan rahatsız olan kişi değildir sadece. Aynı zamanda olması gerekeni görebilen, onu tasavvur edebilen ve onu gerçekleştirmek için sorumluluk üstlenen kişidir.
Bu nedenle dava sahibi insanın zihninde sürekli iki dünya vardır. Birincisi mevcut gerçekliktir. İkincisi ise olması gereken gerçekliktir. Sıradan insanlar daha çok mevcut gerçekliğin içerisinde yaşarlar. Dava sahibi insanlar ise mevcut gerçeklik ile olması gereken gerçeklik arasındaki mesafeyi görürler. Onların hayatını belirleyen şey, bu iki durum arasındaki farktır. Bu fark ne kadar büyükse, omuzlarındaki sorumluluk hissi de o kadar büyür.
Dava, yalnızca bir hedef belirlemek değildir. Hedefe ulaşabilecek insanları, yöntemleri, kurumları, kültürü ve süreçleri inşa etmektir. Çünkü gerçek hayatta hiçbir büyük dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. İnsan yetişmeden toplum değişmez. Kültür oluşmadan davranışlar değişmez. Kurumlar oluşmadan süreçler kalıcı hale gelmez. Bu yüzden dava sahibi insanlar yalnızca sonuçlarla ilgilenmezler. Sonuçları üreten mekanizmalarla ilgilenirler. Sadece meyveyle değil, ağacın köküyle ilgilenirler. Bir faaliyet yapmak ile dava taşımak arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. İnsan bir yardım kampanyası düzenleyebilir. Bir eğitim verebilir. Bir dernek kurabilir. Bir toplantı organize edebilir. Bunların tamamı değerli faaliyetlerdir. Fakat bunlar kendi başlarına dava değildir. Eğer bu faaliyetler daha büyük bir hedefe hizmet etmiyorsa, birbirleriyle ilişkili bir bütün oluşturmuyorsa ve uzun vadeli bir dönüşüm amacı taşımıyorsa, ortaya çıkan şey ancak faaliyet yoğunluğudur. Dava ise faaliyetlerin toplamı değil, faaliyetleri anlamlı bir bütün haline getiren büyük amaçtır.
Bir şantiyede çalışan üç işçiyi düşünelim. Birincisine ne yaptığını sorduğunuzda "Tuğla diziyorum" der. İkincisi "Duvar örüyorum" cevabını verir. Üçüncüsü ise "Bir bina inşa ediyorum" der. Üçü de aynı işi yapmaktadır. Fakat yaptıkları işe yükledikleri anlam tamamen farklıdır. İşte dava, üçüncü işçinin sahip olduğu bilinç seviyesidir. Aynı işi yapmakla birlikte o işi büyük bir tasavvurun parçası olarak görebilmektir.
Dava adamı ise bir hedefe ilgi duyan insan değildir. Bir hedefe bağlanan insandır. Hatta daha ileri seviyede, o hedef uğruna kendisini dönüştüren insandır. Çünkü büyük hedefler küçük insanlar tarafından gerçekleştirilemez. Hedef büyüdükçe insanın da büyümesi gerekir. Bu nedenle dava adamının ilk mücadelesi dış dünyayla değil, kendi iç dünyasıyladır. Kendi zaaflarıyla, korkularıyla, tembelliğiyle, konfor arayışıyla ve kısa vadeli hesaplarıyla mücadele eder.
Dava adamı şartlar uygun olduğu sürece çalışan insan değildir. Şartlar zorlaştığında da yürüyebilen insandır. İnsanlar desteklediğinde değil, destek çekildiğinde de yoluna devam edebilen insandır. Alkışlandığında değil, eleştirildiğinde de istikametini koruyabilen insandır. Çünkü onun motivasyonu insanların takdiri değil, hedefin gerçekleşmesidir. Bu nedenle dava adamını ayıran şey başlangıç heyecanı değil, devam etme kararlılığıdır.
Gerçek dava adamı yüksek bilinç sahibidir. Olaylara değil süreçlere bakar. Sonuçlara değil sebeplere bakar. Kişilere değil sistemlere bakar. Bugüne değil geleceğe bakar. Karşılaştığı sorunları yalnızca bir problem olarak değil, o problemi üreten yapının belirtisi olarak değerlendirir. Bu yüzden çözüm ararken yüzeye değil köke yönelir.
Aynı zamanda yüksek sorumluluk sahibidir. Sorunları seyreden değil, sorumluluk alan insandır. "Birileri neden bir şey yapmıyor?" diye sormak yerine, "Ben ne yapabilirim?" diye sorar. Mağduriyet psikolojisinden çıkar, özneleşir. Bahane üretmek yerine çözüm üretmeye çalışır. Çünkü dava insanı için sorumluluk, yük değil; insan olmanın gereğidir.
Dava aynı zamanda yüksek adanmışlık gerektirir. Adanmışlık, bir işi sevdiğin zaman yapmak değildir. Zorlaştığında da devam etmektir. Sonuç geciktiğinde de sabredebilmek, yalnız kaldığında da sürdürebilmek, başarısızlıklardan sonra yeniden ayağa kalkabilmektir. Çünkü büyük hedefler, geçici heyecanlarla değil, uzun süreli sebatla gerçekleşir.
Bunun yanında dava stratejik akıl gerektirir. İyi niyet tek başına yeterli değildir. Tarihte birçok iyi niyetli hareket başarısız olmuştur. Çünkü hedef belirlemek kadar, hedefe nasıl ulaşılacağını bilmek de önemlidir. Bu nedenle dava adamı yalnızca idealist değil, aynı zamanda gerçekçidir. İnsan yetiştirmenin önemini bilir. Kurumların önemini bilir. Kaynak yönetiminin önemini bilir. Planlama, organizasyon, koordinasyon ve yaygınlaştırmanın önemini bilir. Hedef ile sonuç arasındaki köprünün strateji olduğunu bilir.
Dava aynı zamanda mücadele demektir. Çünkü hiçbir büyük hedef engelsiz gerçekleşmez. Karşılaşılan her engel, aslında hedefin değerini gösterir. Rüzgâr görmeden deniz aşılmaz. Zorluk yaşamadan güç oluşmaz. Dirençle karşılaşmadan olgunluk oluşmaz. Bu nedenle dava adamı engeller karşısında şaşırmaz. Engelleri davanın doğal parçası olarak görür.
Birçok insan davayı maratona benzetir. Oysa bu benzetme eksiktir. Çünkü maratonda yol bellidir. Başlangıç ve bitiş çizgisi bellidir. Dava ise çoğu zaman yolu da inşa etmeyi gerektirir. Bazen yürürken yolu açmak gerekir. Bazen köprü kurmak gerekir. Bazen insan yetiştirmek gerekir. Bazen sistem geliştirmek gerekir. Bu nedenle dava, yalnızca ilerlemek değil; ilerlemeyi mümkün kılacak şartları da oluşturmaktır.
Bir ağacın yetişmesi dava için daha uygun bir benzetmedir. Tohumu toprağa atmak kolaydır. Fakat toprağı hazırlamak, sulamak, korumak, budamak ve yıllarca beklemek gerekir. Meyve ağacının başarısı meyvede değil, kökün sağlığında gizlidir. Dava adamı da sonuçlardan çok köklerle ilgilenir. Çünkü bilir ki sağlıklı kökler varsa sonuçlar er ya da geç ortaya çıkacaktır.
Mesela bu perspektif çerçevesinde geliştirilecek bir sivil toplum projesi, insanların rehabilitasyonunu, normalleşmesini, özneleşmesini ve toplumsal hayata katılımını sağlayacak yeni bir sivil toplum ekosistemi oluşturma hedefi sıradan bir proje değildir. Bu, gerçek anlamda bir dava konusudur. Çünkü burada amaç yalnızca bir dernek kurmak değildir. İnsan yetiştirmektir. Güven üretmektir. Katılım kültürü oluşturmaktır. Dayanışma üretmektir. İnsanların edilgenlikten çıkıp özneleşmesini sağlamaktır. Üretim ve paylaşım kültürünü geliştirmektir. Sonrasında bu modeli başka sivil toplum kuruluşlarına taşıyarak yaygınlaştırmaktır.
Bu hedefe faaliyet mantığıyla yaklaşan insanlar daha çok toplantılarla, organizasyonlarla, etkinliklerle ve görünür işlerle meşgul olurlar. Dava perspektifiyle yaklaşan insanlar ise çok daha derin sorular sorarlar. İnsanlar neden edilgenleşiyor? Neden sorumluluk almıyor? Neden güven ilişkileri kurulamıyor? Neden işbirliği oluşmuyor? İnsan doğasına uygun katılım mekanizmaları nelerdir? İnsan nasıl güçlenir? Nasıl özneleşir? Nasıl şahsiyet geliştirir? Nasıl sorumluluk üstlenir? Bunun kültürü nasıl oluşur? Bunun kurumsal yapısı nasıl kurulur? Bunun yaygınlaşma modeli nasıl tasarlanır?
İşte dava bilinci tam da bu noktada ortaya çıkar. Çünkü dava, görünen faaliyetlerle değil, görünmeyen sebeplerle ilgilenir. Sonuçlarla değil, sonuçları üreten sistemlerle ilgilenir.
Böyle büyük hedeflerde dava şuurunun kaybedilmesi ise ciddi bedeller üretir. Faaliyetler çoğalır ama dönüşüm oluşmaz. Toplantılar artar ama insan yetişmez. Üye sayıları büyür ama sorumluluk alan insanlar çoğalmaz. Kurumlar büyür ama etki küçülür. Araçlar amaç haline gelir. Bürokrasi büyür. Konfor alanları oluşur. İnsanlar davayı değil, görevlerini taşımaya başlarlar. Sonunda yapı ayakta görünür fakat ruhunu kaybeder.
Bu nedenle dava, bir hedefe inanmak değildir. O hedef gerçekleşinceye kadar kendisini, insanları, yöntemleri, kurumları ve şartları dönüştürme kararlılığıdır. Dava adamı ise olması gerekeni gören, onu hayatının merkezine alan, bunun için öğrenen, düşünen, planlayan, mücadele eden, insan yetiştiren, engelleri kaldıran, çözüm geliştiren, vazgeçmeyen ve yaptığı her işi büyük hedefle ilişkilendirebilen insandır.
Çünkü dava adamı için mesele bir faaliyet yapmak değildir. Bir hakikatin, bir iyiliğin, bir adalet anlayışının ve bir hayat tasavvurunun hayatta karşılık bulmasına vesile olmaktır. Bu yüzden dava bir iş değil, insanın kendisini aşan bir sorumluluğu omuzlamasıdır. Ve dava adamı, yaptığı işlerin büyüklüğüyle değil; omuzladığı sorumluluğun büyüklüğüyle tanınır.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?