DAVA ADAMI NEYE İNANIR? NASIL İNANIR?

Dava adamını diğer insanlardan ayıran en temel hususlardan biri, sahip olduğu inancın mahiyetidir. Çünkü insanın gördüğü, düşündüğü, karar verdiği, tercih ettiği ve yaptığı her şeyin arkasında mutlaka bir inanç sistemi vardır. İnsan önce akleder ve idrak eder, sonra inanır. Önce inanır, sonra karar verir. Önce karar verir, sonra davranır. Bu nedenle dava adamını anlamanın yolu, öncelikle onun neye ve nasıl inandığını anlamaktan geçer.

Çünkü dava, aslında bir inanç meselesidir.
İnsan ancak gerçek olduğuna inandığı şey uğruna mücadele eder. Ancak değerli olduğuna inandığı şey için fedakârlık yapar. Ancak mümkün olduğuna inandığı şey için emek verir. Ancak gerekli olduğuna inandığı şey için bedel öder. Bu yüzden davanın özü hedeflerde değil, inançlarda gizlidir.

Fakat burada söz konusu olan inanç, sıradan bir kanaat veya yüzeysel bir kabul değildir. Dava adamının inancı; insanın doğasına, hayatın temel hükümlerine, eşyanın tabiatına, hakikatin değişmez ilkelerine ve varoluşun anlamına ilişkin bütüncül bir kavrayıştan beslenir. O yalnızca bazı fikirleri benimsemiş değildir. Hayatı anlamlandıran bir çerçeveye sahiptir.

Dava adamı öncelikle hayatın rastgele oluşmuş bir süreç olmadığına inanır. İnsanların, toplumların ve medeniyetlerin belirli hükümlere göre şekillendiğine inanır. Nasıl ki fizik dünyasında yerçekimi, enerji, hareket ve denge kanunları varsa; insan hayatında da adalet, emek, sorumluluk, güven, sadakat, dürüstlük, hikmet, liyakat ve ahlak gibi temel hükümler bulunduğuna inanır. Bu hükümler insanların keyiflerine göre değişmez. İnsanlar bunlara uyduklarında güçlenirler, ihlal ettiklerinde ise bedel öderler.

Dava adamının inancı çoğu zaman mevcut gerçekliğe değil, hakikate dayanır. Çünkü mevcut gerçeklik çoğu zaman olması gerekeni değil, fiilen var olanı gösterir. Tarih boyunca zulüm de gerçek olmuştur. Adaletsizlik de gerçek olmuştur. Cehalet de gerçek olmuştur. Güçlünün zayıfı ezmesi de gerçek olmuştur. Fakat bunların gerçek olması, doğru oldukları anlamına gelmez. Dava adamı mevcut durum ile hakikati birbirine karıştırmaz.

Bu nedenle onun zihninde iki farklı alan vardır. Birincisi mevcut gerçekliktir. İnsanların yaşadığı dünya budur. İkincisi ise ideal gerçekliktir. İnsanların yaşaması gereken dünya budur. Dava adamının bütün mücadelesi, mevcut gerçekliği ideal gerçekliğe yaklaştırma çabasıdır.
Bu nedenle dava adamı çoğu zaman insanların göremediğini görür. Çünkü o yalnızca olanı değil, olması gerekeni de görmektedir. Başkalarının sıradan kabul ettiği bozulmaları fark eder. Başkalarının normal gördüğü yanlışları sorgular. Başkalarının normal ve meşru sandığı birçok sorunun aslında çözülebilir olduğunu düşünür. Çünkü onun referansı alışkanlıklar değil, hakikattir.

Dava adamının inancı aynı zamanda insanın doğasına ilişkin güçlü bir kabule dayanır. İnsanların yalnızca tüketmek, eğlenmek, kazanmak veya hayatta kalmak için yaratılmadığına inanır. İnsanın daha yüksek bir amaca sahip olduğuna inanır. İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Potansiyelleri, sorumlulukları, anlam arayışı, ahlak kapasitesi ve şahsiyet inşa edebilme imkânı bulunan bir varlıktır.

Bu nedenle dava adamı insanlardan umudunu kolay kolay kesmez. Çünkü insanların mevcut halleri ile fıtratlarında taşıdıkları potansiyelin aynı şey olmadığını bilir. Bir tohumun görünüşüne bakarak onun içinde taşıdığı ağacı inkâr etmek nasıl yanlışsa, insanların zaaflarına bakarak taşıdıkları potansiyeli inkâr etmek de aynı derecede yanlıştır.

Fakat dava adamını asıl farklılaştıran şey, inancının gücüdür. Birçok insan bazı şeylerin doğru olduğuna inanır. Ancak bu inanç kararlarını değiştirmez, davranışlarını değiştirmez, hayatlarını değiştirmez; fedakârlık üretmez, risk aldırmaz ve mücadele ettirmez. Dava adamının inancı ise yalnızca zihninde duran bir bilgi değildir. İnanç onun için bir enerji kaynağı, bir yön tayin sistemi, bir karar mekanizması, bir irade üreticisi ve bir davranış motorudur.

Bu nedenle dava adamının inancı arttıkça kararlılığı da artar. Kararlılığı arttıkça dayanıklılığı artar. Dayanıklılığı arttıkça mücadele kapasitesi artar. İnanç ile davranış arasındaki mesafe azaldıkça dava adamı güçlenir. İnanç ile davranış arasındaki mesafe büyüdükçe insan zayıflar.
Bu yüzden gerçek dava adamları inançlarını sürekli tahkim etmeye çalışırlar. Çünkü bilirler ki mücadele gücü, inanç gücünün bir sonucudur. Bir bina nasıl temelinin sağlamlığı kadar yük taşıyabiliyorsa, insan da inancının sağlamlığı kadar yük taşıyabilir. Küçük inançlar küçük fedakârlıklar üretir. Büyük inançlar büyük fedakârlıklar üretir. Zayıf inançlar şartlara bağlıdır. Güçlü inançlar ise şartları değiştirmeye çalışır.

Bu nedenle dava adamının inancı çoğu zaman sonuçlardan bağımsızdır. Çünkü o yalnızca başarı ihtimaline inanmaz. Haklı olduğuna da inanır. Sonucun gecikmesi onun doğruluk algısını değiştirmez. Destek bulamaması hedefin değerini azaltmaz. Zorlukların artması davanın gerekliliğini ortadan kaldırmaz.

Dava adamı için hakikat, çoğunluk tarafından kabul edildiği için doğru değildir; hak olduğu için doğrudur. Bu nedenle dava adamının inancı popülerliğe dayanmaz. Güce dayanmaz. Modaya dayanmaz. Kalabalıklara dayanmaz. Çıkarlara dayanmaz. İnancının dayandığı temel, hakikat olduğuna kanaat getirdiği hükümlerdir.
Bunun yanında dava adamının inancı bütüncül olmak zorundadır. Çünkü parçalı inançlar parçalı hayatlar üretir. İnsan bir taraftan adaleti savunup diğer taraftan haksızlık yapıyorsa, bir taraftan dürüstlüğü savunup diğer taraftan manipülasyon yapıyorsa, bir taraftan insan yetiştirmekten söz edip diğer taraftan insanları araç olarak kullanıyorsa, inanç sistemi parçalanmaya başlamış demektir.

Gerçek dava adamı için amaç ile yöntem arasında uyum vardır. Hedef ile araç arasında uyum vardır. Söylediği ile yaptığı arasında uyum vardır. İnandığı ile yaşadığı arasında uyum vardır. Çünkü dava adamı bilir ki hakikate, hakikate aykırı yöntemlerle ulaşılamaz. Adaletsizlikten adalet çıkmaz. Yalandan güven çıkmaz. Çıkarcılıktan fedakârlık çıkmaz. İnsanları değersizleştirerek insan onuru inşa edilemez.
Bu nedenle dava adamının inancı yalnızca sonuca değil, sürece de yön verir. Nasıl yapılacağını da belirler. Ne yapılacağını da belirler. Nerede durulacağını da belirler. Hangi bedellerin ödeneceğini de belirler.

Özellikle insanları özneleştirecek, rehabilite edecek, katılımcı hale getirecek ve yeni bir sivil toplum ekosistemi oluşturacak bir davada inanç daha da merkezi hale gelir. Çünkü böyle bir hedef yalnızca organizasyonlarla gerçekleştirilemez. İnsanın değişebileceğine inanmak gerekir. Güven üretilebileceğine inanmak gerekir. Dayanışmanın yeniden kurulabileceğine inanmak gerekir. İnsanların edilgenlikten çıkıp özneleşebileceğine inanmak gerekir. Yeni kurumların, yeni kültürlerin ve yeni örnekliklerin oluşabileceğine inanmak gerekir.
Bu inanç yoksa faaliyetler mekanikleşir. İnsanlar prosedür üretir fakat dönüşüm üretemezler. Toplantılar yapılır fakat insanlar değişmez. Yapılar kurulur fakat ruh oluşmaz.

Fakat inanç güçlü olduğunda süreç farklı işler. Çünkü insanlar yalnızca görev yapmazlar; anlam taşırlar. Yalnızca organizasyon kurmazlar; gelecek inşa ederler. Yalnızca faaliyet yürütmezler; bir hakikatin hayatta karşılık bulması için mücadele ederler.

Sonuç olarak dava adamı, herhangi bir şeye inanan insan değildir. Hayatın temel hükümlerine, insanın taşıdığı potansiyele, hakikatin üstünlüğüne ve insanların doğalarına   ve varoluş nedenlerine uygun bi dünyanın mümkün olduğuna inanan insandır. Daha da önemlisi, bu inançları yalnızca zihninde taşımayan; kararlarına, davranışlarına, ilişkilerine, mücadelelerine ve hayatına dönüştürebilen insandır.

Çünkü dava adamının gerçek gücü sahip olduğu kaynaklardan değil, sahip olduğu inancın derinliğinden gelir. Tarih boyunca büyük dönüşümleri gerçekleştirenler de önce güçlü imkânlara sahip olanlar değil, güçlü inançlara sahip olanlar olmuştur.

0 Yorumlar