Bu, yazıldığı gibi kolay anlaşılan bir şey değildir. Önce boş ve doluyu fark etmek, hissetmek lazım. İnsanın öncelikle bunu kendinde görmesi zordur. Zira hayatını anlamlandıran her şeyi, doğru veya yanlış, bir biçimde bir manaya ve değere oturttuğu, sonra bunlara inandığı, daha sonra da bu inancı üzerinden bir hayat yaşadığı için sorgulamaz ve öylece yaşamaya devam eder.
Ancak içinden bir ses; "bunun böyle olmaması gerekiyor" demeye başlayınca; bu sesin, hisse dönüşüp rahatsızlık verdiği zaman düşünmeye ve aramaya başlar. İnsanın, boşluğun nedenini kendi içerisinde araması öyle kolay birşey değildir. Zira içinde "her halimle her şeyimle güzelim" deyip, engelleyen bir benlik vardır.
Bu durumda, kendi düşünce ve hislerinin gözlüğü ile insanlara bakmaya başlarlar. Aman Allah'ım, bu duyguları doğuran ve düşünceleri teyit eden ne kadar çok insan varmış. Bu sürece "boş ve yanlış hayatları seyretmek" ismi verilebilir. Kendi anlamlandıramadığın duyguların başkalarındaki tezahürlerini kendi gönül aynanda seyredip, red ve inkar politikasıyla kendinin böyle olmadığını savunmak süreci.
Boş hayatları seyrederken o kadar çok yargılar ve eleştirirsin ki, yavaş yavaş sendeki sorunun da bir "boş hayat" sendromu olabileceği ihtimali belirir.
Bunu kabullenmek kolay değildir. Hayatın boş olduğunu bilebilmek ancak dolu hayatın ne olduğu hakkında bir fikrin olmasıyla mümkündür. İşte burada işler biraz çetrefilleşir. O ana kadar hayatın mahiyeti üzerinde hiç kafa yormamış; bütün hayat biçimlerinin aynı, normal ve meşru olduğuna inanan birisinin, farklı mahiyetlerde hayatlar da olabileceği fikrini kabul etmesi kolay olmaz. En önemli sebep bunu kabul ettiğinde, bunu gerçekleştirme mesuliyetinin de kendi omuzlarına yükleneceğini fark etmek korkusudur. Bu bir korkudur fakat gerçek nedeni, her haliyle, her şeyiyle güzel olduğunu düşünen benliğin asla sorumluluk almamak inancıdır.
Artık cin şişeden çıkmıştır. Doğan gerçek bir farkındalık mutlaka bir şey yapmayı zorunlu kılar. Bu safhada; akletmek, idrak etmek, karar vermek, irade beyanında bulunmak, davranış sergilemek, sabretmek, mücadele etmek gibi konuların da, durumun mecburiyetleri olduğunun farkındalığı başlar.
Süreç böyle devam eder veya etmez. Bu bir mottoya bağlıdır. İnşa eden motto; "yön, samimiyet, sabır, istikrardır." Bu mottoyu anlayan, inanan ve gerçekleştirenler; dolu bir hayatın anlamını, içeriklerini, dinamiklerini ve kaynaklarını öğrenir. Öğrenmek, inanmak ve yapmaya evrilen bir süreçle sonuçlanır. Sonuçların doğruluğu teorik olarak değil, bizatihi, tatminle, güçle, adaletle, anlamla, bütünlükle, saygıyla anlaşılır.
Ya etmezse; bu durumda boş hayatları seyredip onları sanatla, edebiyatla, kültürle, bilgiyle, iletişimle, sanki boş değilmiş gibi sahte anlamlara büründüren bir boş hayatın bataklığında, baka göre boğulmak vardır.